gezimanya.com

Çok yakında gezimanya.com sitesinde de yazılarımı okuyabilirsiniz.

Yeryüzüne avare avare dolaşmaya geldik,
sana bundan farklı bir şey söyleyen olursa aldırma!
KURT VONNEGUT

tak tak... kim o?

Şu anda 70 konuk çevrimiçi

cidden hala üye değil misin?

Aktivasyon mesajı beklemeyiniz, Godot gelmeyecek:) Üyeliğiniz admin tarafından otomatik olarak onaylanacaktır.



MELEKLER ŞEHRİ: BANGKOK

Yazdır PDF

Global Hareketlenme - Tayland

 

TAPINAKLAR ŞEHRİNDE KAYBOLMAK

tarih: 03.06.2011
saat: 23:45
yer:  Atatürk Havalimanı korku tüneli


TK 68 sefer sayılı Bkk Suvarnabhumi'ye doğru bizi büyülü bir yolculuğa çıkaracak THY uçağına doğru yürürken bir yandan yeni yerler keşfedecek olmanın heyecanlı kıpırtısını yaşıyor bir yandan da delice korktuğum uçakla 9 saat boyunca nasıl başa çıkacağımın derdiyle kıvranıyordum... uçağı da nazime sürseydi ya diye düşünürken,  şarapçılar gibi kolumun altında taşıdığım pasiflora şişesine her kalp çarpıntısında daha da bir sarılıyordum... ya uçağa almazlarsa pasiflorayı.. düşünmesi bile  tüylerimi diken diken ediyordu... koridorlar, kontroller, yine koridorlar, son kontroller, hadi korkuma iyi gelir bir sigara odası bulup kendimizi zehirleyelimlerden sonra nihayet uçağa giden tren bozması otobüsteydim... pasifloram ve ben başbaşaydık... evet evet uçağı kesinlikle nazime kullanmalıydı ve ben de tam 9 saat boyunca yan gelip yatmalıydım... tıpkı uzak şehirlerden dönerkenki gece yoculuklarımız gibi... ben gündüz sürücüsüyüm, aslında güvenli sularda yüzmeyi severim, nazime bir kamyon şöförü kadar dayanıklı ve uyanıktır... işte şimdi de o kullanıyor olmalıydı uçağımızı... ama hiç tanımadığım bir pilotun ellerine teslim vaziyette tamamen savunmasız hissediyordum... kolumun altındaki pasifloradan bir yudum aldım uçağa binmeden hemen önce... evet artık kafam iyiydi ve uçmaya hazırdım... hatta sanırım o kafayla bana gel uçağı kullan deseler hiç tereddütsüz gaz pedalını gösterin derdim... suratımda korku ve heyecan karışımı bir sırıtmayla KOCAELİ isimli THY uçağına attım kendimi...

Yolculuk düşündüğümden çok daha tehlikesiz ve sakin gecti- ne olacaktı ki sonuçta en fazla Himalayalar'a ya da Hint Okyanusu'na çakılırdık- yaklaşık altı saat sonra tam bir cengaver kesilmiş ve pencereden fotoğraflar çekmeye başlamıştım... fotoğraf çekmek için izin almalıymışım hissine kapılıp uçağın uzun koridorlarından birinde bir hostes buldum ve ona fotoğraf makinasını gösterdim... aramızdaki diyalog şu şekilde gelişti:

ben: (sadece fotoğraf makinasını gösterebildim zira 10.000 feet aşağıya bakmış olmak beni sağır ve dilsiz yapmıştı)

hostes: şimdi mi çekmek istiyorsunuz, kendime çeki düzen vereyim...

ben -tabi tamamen içimden- haydaaaa diye düşündükten sonra, yok seni değil hostes hanım pencereden dışarıyı, izin var mı anlamında pencereyi göstererek kafamı sallayıp garip bedensel hareketlerle niyetimin ne olduğunu açıklamaya çalıştım.

hostes kesinlikle gerizekalı olduğumu düşünüyor olmalıydı ama kibarca ve gülümseyerek "ah tabiki çekebilirsiniz" demekle yetindi...

İzin koparan her Türk genci gibi işi azıtıp kendi zaferimi kameraya çekmeye başladım... evet çok ama çok yüksekte ve ayağımın altında sadece bir metal parçası varken sakin ve sükun kendi çekimimi yapıyordum... artık Bangkok'a gitmesek bile olurdu... zaferimin sarhoşluğuyla ortadaki boş dörtlü koltukların birine uzanıp Big Bang Theory'nin son sezonunu bitirivermiştim... başarmıştım, korkumu yenmiştim, emin ve kendime güvenliydim... ama fazla erken konuştuğumu Singapur'dan dönüş yolunda bir başka hostesi sinirden kahrederken anlayacaktım........

Ayağımda yolculuğumuzun başında verdikleri süper seksi yeşil diz çorapları ve boynumda fotoğraf makinamla kendimi Büyük İskender, Kartacalı Hannibal hatta Fatih Sultan Mehmet gibi hissediyordum... Bangkok'u fethe gidiyorduk uçak ahalisiyle... Bangkok çoktan bizimdi...

WAT'LAR, MONK'LAR VE

HESAP MAKİNALARININ ŞEHRİ

Yer: Bangkok...
Gün: 1

9 saat göz açıp kapayıncaya kadar geçmiş ve oranın yerel saatiyle 13:15'te kendimizi pasaport kontrolünde bulmuştuk... rehberimizin bize dağıttığı vize formlarını doldurduktan sonra fetih başlayabilirdi... zihnimde davullar, kılıç kalkan ekipleri ve midemde fillerinin üzerinde mehteran takımı dolanıyordu... pasaport kontrolü o kadar yavaştı ki bunun Tayland'da yavaş akan zamanın anahtarı olduğunu sonradan öğrenecektim... Tayland'da bitmeyen iki şey vardı: zaman ve para... eh ne de olsa 1 Türk Lirası tam 20 baht ediyordu... işler bu kadar yavaş yürürken zamanın da bu kadar yavaşlaması bana anlaşılmaz gelmişti ama umurumda da değildi açıkçası... pasaport kontrolünden sonra Nazo'ya dönüp "Vallahi Tayland'dayız!" dedim... inanmakta her gün ayrı zorluk çekecektim zira ülkemden kuş uçuşu yaklaşık 9000 kilometre uzakta bir maceraperesttim artık... işyeri, öğrenciler, su faturası, ev sahibi, doldurulması gereken evraklara 9000 kilometre uzaktaydım...  Sevgili Larry'nin deyimiyle "you caught the travel bug" durumunu yaşıyordum, içime seyahat böceği kaçmıştı ve bunları şu an yazarken bile midemde kanat çırpıyor...

Suvarnabhumi Havaalanından çıkışımı asla unutmayacağım... aman Allah'ım, o nasıl bir nem ve sıcaktı... ciğerlerimin yandığını ve burnumun nemden düşmek üzere olduğunu hissedebiliyordum... aslında haziran ayı Tayland için sonbahar ve muson başlangıcıydı ve bu mevsimde geldiğimize birden çok sevindim... yazın bu ülkede nefes almak, yoğurt dolu bir havuzun içinde yüzmeye çalışmak kadar zor olmalıydı... sonbaharda böyleyse... alandan çıkışta bizi çok hoş bir Tayland geleneğiyle karşıladılar, bu tür şeyler sadece Hawaii'de olur sanırdım oysa ki... Çok hoş Tayland'lı bir görevli rengarenk otobüsümüze binmeden önce boynumuza sarı çiçekler astı... bu Tayland'ın güleryüzlü insanlarıyla ilk etkileşim beni çok uzun süre etkileyeceğe benziyordu... bu ülkede dilencilerin bile gözleri mutluluktan parlayarak gülümsediklerini sonradan öğrenecektim...

Alandan çıkarken dikkatimi çeken bir başka şey de her yerde asılı bir takım asilzadelerin resimleri oldu... resimler neredeyse her yerde ve huzur içinde gelen geçeni izliyor gibiydiler... rehberimiz yolda bize bunların 84 yaşında tahtta en uzun süre kalan Tayland Kralı Bhumibol  Adulyadej ve ailesine ait olduğunu anlattı.. Tayland krallıkla yönetilen bir ülke ve halk kralını gerçekten çok seviyor... bizim Atatürk sevgimiz gibi fakat içi biraz daha dolu bir sevgi diyebiliriz buna... görüp görebileceğiniz her yerde kralın ve ailesinin resimleri mevcut... taksi aynalarında, tuk tuk denilen üç tekerlekli motordan bozma taksilerin tavanlarında, sokaklarda, stadyumlarda, döviz bürolarında hatta çoğu Thaili'nin cüzdanında... krallarının 83. yaş günü kutlaması için 2010 yılında tüm ülkeyi monarşinin rengi kabul edilen sarıya boyamışlar... kralları rahatsızlanıp hastaneye kaldırıldığında binlerce insan hastanenin önünde dua etmeye gelmiş mesela... bunları rehberden öğrenmedim, yarım yamalak İngilizcesi ile şehri gezmek için bindiğimiz tuk tuk şöförü anlattı...

MELEKLER ŞEHRİ: BANGKOK

Bangkok, Taylıların kullandığı şekli ile Krung Thep Taycada Melekler Şehri demek... bu ismi yüzde yüz hak eden bir şehir... Chao Phraya nehrinin kenarında kesinlikle bir melek asaleti ve potansiyeli ile serilmiş... Asya'nın en hızlı gelişen ve değişen şehirlerinden biri olarak da ün salmış... dünya meteoroloji örgütü Bangkok'u dünyanın en sıcak şehri olarak açıklamış... kapıdan çıkınca yüzüme çarpan fırınımsı hava dalgası şu an daha anlamlı geliyor bana, ne de olsa dünyanın en sıcak başkentinde geziniyordum... Şehrin Taycadaki tam resmi adı "Krung Thep Mahanakhon Amon Rattanakosin Mahinthara Yuthaya Mahadilok Phop Noppharat Ratchathani Burirom Udomratchaniwet Mahasathan Amon Piman Awatan Sathit Sakkathattiya Witsanukam Prasit"miş. bu melekler şehrinden biraz daha fazla anlama geliyor olsa gerek... henüz anlamına vakıf olamadım malesef... zaten bunu söyleyebilsem kendimi fahri Taylı sayardım... düşünsenize, size soruyorlar, hemşerim nerelisin, sen şehrin adını söyleyene kadar adam çoktan Fenerbahçe- Galatasaray muhabbetine başlamış olur...

Bangkok kutsal bir budist şehri ama her dinden ibadethane bulmak mümkün... şehirde 400 budist tapınağı, 55 cami, 10 kilise, 2 Hindu tapınağı, 2 sinagog ve 1 sikh varmış.. biz sadece birkaç cami ve budist tapınağı gezebilecek kadar şehirde kaldık... iki günlük Bangkok seyahatimizde turdan ayrı hareket etmek bize tura katılan diğer arkadaşların göremedikleri yerleri görmemizi sağladı... zaten turla gitmemizin tek amacı bunun kendi başımıza gitmekten çok daha ucuza mal olacak olmasıydı... zira sadece gidiş uçak parasına, 4 uçak ve ikisi beş, biri dört yıldızlı üç otel ve ikinci bir ülke sığdırdık... ve tabii kahvaltıda suşi:)

Turumuzun ilk kısmı genel bir şehir gezisi ile başladı, bu kısım ücretsiz olduğundan ve aslına bakarsanız başka seçeneğimiz olmadığından buna katılmaya karar verdik... ilk durağımız içinde 3 metre boyunda, 5.5 ton ağırlığında (som) Altın Buddha heykeli bulunan Wat Traimit oldu... daha dakika bir gol bir büyülendim... Taycada Wat tapınak anlamına geliyor... başlığın ilk kısmının Wat'lar olmasının sebebi de bu, irili ufaklı 500 tane wat var şehirde... sadece watları gezmek için en az bir ay geçirmek gerek sanırım Bangkok'ta... bahis konusu heykelin 700 senelik bir geçmişi var, önceleri dış yüzeyinde başka bir kaplama varmış... ancak 1955 yılında, heykeli bir yerden ötekine taşırlarken düşürmüşler...düşünce dış kaplaması kırılan heykelin orijinalinin altın olduğu ve istilacılardan korunsun diye bu şekilde kamufle edildiği anlaşılmış...

İçeri girdiğimizde kendimi iyiden iyiye National Geographic fotoğrafçısı gibi hissetmeye başlamıştım, Altın Buddha'nın başı, sonu, kıçı her neresi varsa çektim de çektim... içerideki atmosfer büyüleyici idi, ellerinde turuncu paketler ve sarı çiçekler olan Budist insanlar kah ayakta kah oturarak kah yere kapanarak dua ediyor ve ellerindeki turuncu paketleri altın buddhaya sunuyorlardı... sonra budist rahipler gelip o turuncu paketleri topluyor ve Nazo'dan duyduğuma göre dışarıda yeniden satıp tapınağa para kaynağı sağlıyorlar... bir an için fotoğraf çekmeyi bırakıp yeniden "Tayland'dayım" dedim kendime... buna inanmak için ibadet edenlerden birinin yanlışlıkla ayağına basmak yetti... "aha" dedim "şimdi yandın ebru, bu adam senin canına okur"... ama tam aksi bir durum vuku buldu, şaşkın yavru bir fil gibi dolanırken ayağına bastığım adam bana gülümsedi ve ibadetine devam etti... üstelik belki de saygısızca ibadetlerini bölüp, Japon turistler gibi fotoğraf çekme sevdasındayken ben... bir kez daha Tay insanına aşık olmuştum... dinleri gereği meğer sinirlenmek ayıp hatta günah sayılıyormuş, insanlar tekamüllerini tamamlayabilmek için ve sanırım dünyaya bir böcek olarak geri dönmemek için herkese koşulsuz iyi davranıyorlar... reenkarnasyon inancının iyi yönleri diye düşündüm...

(bu ayağına bastığım beyefendi, utanmadan bir de fotoğrafını çekmeye devam ettim...)

Tapınağın dışarıdan fotoğrafını çekmeye karar verip biraz etrafında gezindim, etrafı krallarının resimleriyle doluydu... anlaşılan gerçekten her yerde kralın resimlerine raslayacaktım, fotoğraflar o kadar canlıydı ki durup selam vermek gereği duydum... selamün aleyküm... daha iyi resimler almak istiyordum, tapınağın her kapısında bulunan plastik sandalyeler Uzak Doğu seyahatimin ilk canlı resimlerine gölge düşürüyordu, ben de sandalyeleri biraz itekleyip birkaç fotoğraf aldım... sandalyeleri geri koymayı unutunca tapınak bekçisinin sert bakışları ile azarlanarak ve yine el kol hareketleriyle sandalyeleri yerine koymam istendi... küçük bir çocuk gibi itaat edip, biraz da utançla hepsini milimetrik olarak yerlerine koydum, belki de kutsal birşeyi iyice mahvetmemek amacıyla tapınağın dışına doğru yollandım... Tapınakların girişinde ayakkabılarını veya sandaletlerini çıkarmak zorundasın, ilk önce biraz şüpheciydim, şimdi dışarı çıkar da sandaletlerimi bulamazsam diye... Türk mentalitesi işte, camilerde oluyormuş böyle şeyler bir... gene inançlarından dolayı kimseye zarar veremedikleri aklıma geldi... bugüne kadar hiçbir tapınaktan da kimsenin ayakkabısı çalınmamış... en azından tur rehberimiz böyle buyurdu... ben onun yalancısıyım...

Budist rahiplerinin enteresan bir yaşamı var... cinsellik tamamen yasak anladığım kadarıyla... kadınların kendilerine ve hatta eşyalarına dokunmaları yasak, sanırım gay rahip yok bu durumda:) gözlemlerimden yola çıkarak teknolojinin her türlü nimetinden yararlandıklarını söyleyebilirim, zira oradaki tek fotoğraf meraklısı ben değildim... gördüğüm bir çok budist rahibinin elinde kompakt fotoğraf makinaları mevcuttu, bir kısmı golf arabası tarzı arabalara biniyorlardı, yanılmıyorsam birini cep telefonuyla konuşurken gördüm... benim aklımdaki budist rahip -her nedense- teknolojinin nimetlerinden faydalanmayan, sabah güneşi ile uyanıp gün batımına kadar ibadet eden, etrafındaki hayırseverlerin kendisine yemek getirmesini bekleyen, inzivadaki kel insan modeliydi... evet saçlarını traş ediyorlar, fakat teknoloji ile araları gayet iyi... 21. yüzyıl rahipleri böyle oluyor demek ki...

Bangkok'taki otobüslerde rahipler için ayrılmış özel bölümler var, otobüste bir rahip varsa oraya oturamıyorsun... keza rahiplere herşey bedava, her türlü yeme içme ve ihtiyaçları halk tarafından ve tapınakların gelirlerinden karşılanıyor... bazı tapınaklarda masaj okulları ve meditasyon dersleri var... bir kısmı da ücretsiz... rahipler kendilerine yemek ve içecek veren halka teşekkür etmezlermiş ki onlara veren insana minnet borçlu kalsınlar...

Burada bir zen hikayesi anlatmadan geçemeyeceğim...

Bir gün bir Budist ve bir Zen keşişi bir yere gidiyorlarmış ve hava yağmurluymuş. Yolda kimonolu güzel bir kadının bir yerde mahsur kaldığını görmüşler, kadın çamurdan geçemiyormuş. Budist o yöne hiç bakmadan yürüyecekmiş çünkü bir kadına yaklaşmak yasak ve kurallara aykırı imiş. Derken Zen keşişi, "gel kız!" deyip kadını kucağına alarak karşıya geçirmiş. Sonra ikisi de yola devam etmişler. Ama olay budist rahibe dert olmuş yol boyunca bunu nasıl yapar, nasıl yasalara karşı gelir diye düşünmüş durmuş. Bir müddet sonra dayanamamış sormuş:

"Bize yasak olduğu halde nasıl bir kadına dokundun ve onu taşıdın?"
Zen keşişi demiş ki..
"Ben onu orda bırakmıştım, meğer sen hala taşıyormuşsun!"

dokunulmaz rahip ve dokunsam nolur aceb diye düşünen ben...

 

wat traimitten manzara...

 

wat traimit giriş merdivenleri...

 

Altın Buddha'nın kurdelalı mabadı...

 

sandalye sebebiyle azar işittiğim yan cephe...

altın buddha'nın kız kardeşi küçük buddha...

Bir öğrenci meditasyon hocasına gider: "Meditasyonum felaketti. Dikkatimi toplayamadım, ayaklarım ağrıdı, uykum geldi, korkunçtu!" Hoca sakince yanıtlar: "Bu geçecek!" Bir hafta sonra öğrenci yeniden hocasına gelir ve şöyle söyler: "Meditasyonum harikaydı! Kendimi çok farkında, çok barış dolu, çok canlı hissediyorum! Gerçekten harika!" Hoca yine sakince yanıtlar: "Bu geçecek!"

Bangkok ile ilgili daha fazla fotoğraf için linki tıklayabilirsiniz...

SONRAKİ SAYFA TAYLAND'DA TAPINAKLAR...

 

 

AddThis Social Bookmark Button

joomla statistics