gezimanya.com

Çok yakında gezimanya.com sitesinde de yazılarımı okuyabilirsiniz.

Yeryüzüne avare avare dolaşmaya geldik,
sana bundan farklı bir şey söyleyen olursa aldırma!
KURT VONNEGUT

tak tak... kim o?

Şu anda 49 konuk çevrimiçi

cidden hala üye değil misin?

Aktivasyon mesajı beklemeyiniz, Godot gelmeyecek:) Üyeliğiniz admin tarafından otomatik olarak onaylanacaktır.



Tsingylere Offroad Heyecanı...

Yazdır PDF

Global Hareketlenme - Madagaskar

Ebru'nun günlüğü: 17 Nisan
Tsingy De Bemahara Yollarında...

 

Belo kasabasından ayrıldıktan sonra hayatımın en zorlu yolculuğu başlıyor... derelerin, ormanların içinden halihazırda yağmur sezonunun etkisini rahatlıkla görebileceğiniz çamurlu pataklı bir yolculuk... hiç bu kadar kirlenmemiştim diyeceğim bir başka maceraya atılıyorum... Belo kasabası ve Tsingyler arası aslında sadece 100 kilometre... yolculuğa saat dokuz gibi başlıyoruz ama en erken akşam beş gibi varabileceğimizi söylüyor Laza bize... ne kadar kötü olabilir ki diye düşünüyorum yol, bir saat sonra bu düşünceme mabadımla güleceğimi bilmeden...



Aslında ilk başlangıç ve Belo kasabasını bitiriş esnasında yolda bir sorun yok gibi görünüyor... şöförümüz o kadar rahat ki ben de içten içe rahat ediyorum... deneyimli ellerde olmak hayatımda ilk kez böylesini yaşayacağım bir "offroad" heyecanımdan iyice keyif almamı sağlayacak... yolun sonunda başka bir feribotla Manambolo Nehri'ni geçip Petite Tsingy Ulusal Parkı'nın yanında kamp yapacağız...


 

Tuhaf ama bazen korkacağınızı düşündüğünüz şeyler tam bir eğlenceye dönüşebiliyor... korkuları insanın etrafındakilerin tavırları da körükleyebiliyor... o sebeple çok şanslıyım... Laza zaten bu yollarda büyümüş, sürücümüz desen o kadar kendinden emin ve rahat ki... yollar yavaştan kötüleşmeye başlayınca emniyet kemerlerimizi takıp jip bugi bugisinin keyfini çıkarıyorum... jip bir o yana bir bu yana sallanmaya başlıyor... bazen neredeyse 60 derecelik bir açıyla yolda ilerliyoruz... birazdan jipten çıkıp yürümemiz gereken bölgeler olacak... bakalım neler olacak...


 

Bu yolun halen gidilebilir hali... hala araçtayız ve inmemiz gerekmiyor... arabadaki oturma konumu konusunda saatte bir yer değiştirmeye karar veriyoruz, böylece hiç kimse hep arkada oturmak zorunda kalmayacak, zira jipin en arkası çok dar ve rahatsız... ilk sıra bende olduğundan önde oturmanın keyfini çıkarıyorum... yol biraz daha çamurlanmaya başlıyor...


yoldan manzaralar... yine köyler, yine çalışan kabile üyeleri...

ve yine oturup duran erkekler...

 

Besely- Tsinjorano köyünü geçiyoruz... bu Madagaskar'da gördüğüm ilk tabelalı köy... içerilere doğru girdiğinden ne büyüklükte olduğunu anlayamıyorum, aslında anlamam da mümkün değil, yapmam gereken daha önemli şeyler var... sıkıca tutunup ciddi bir eğimle ve eğime göre azami bir hızla giden jipten yuvarlanmamak derdindeyim...


 

Bir süre sonra ihtiyaç molası vermek için yolun en düzgün ve uygun olan kısmında duruyoruz... fotoğraftan da görebileceğiniz gibi halen arabadan inmek ve çamurda yürümek zorunda kalmadığımız için botlarım ayaklarımda... bir saat sonra terliğe, sonra terliklerimden birini çamura kaptırınca sandalete, en sonunda sandaletlerim, içine çeken balçık sebebiyle ayağımda durmayıp parçalanınca yalın ayak başı kabak konumuna geçiş yapacağım...


herkes derin bir nefes alıyor durduğumuz arada... yolculuk zorlu devam edecek gibi...

gördüğünüz gibi arabanın düzgün bir eğimle ilerlemesi mümkün olmuyor...

 

Bir saat sonra Elise ile yer değiştiriyorum... şöför arkasında yerimi aldıktan sonra jipe binmenin her halini tatmaya başladığım için keyifliyim... arkaya geçtikten bir süre sonra ise yollar bitiyor ve yerini derelere bırakıyor... arabanın içine su giriyor zaman zaman ve Laza yakın bir zamanda araçtan inip yürümemiz gerektiğini söylüyor yeniden... sanki yolları kendisi o hale getirmiş gibi sürekli aynı şeyi tekrarlıyor "it will be difficult" yani "biraz zor olacak..."


 

İkinci bir molaya gerek kalmayacak, zira araçtan çıkmamız gerekiyor çünkü Laza ve Didi çamura saplanma tehlikesine karşı aracı itecekler... fırsattan istifade doğaya kendimden bir iz bırakmak için makinemi Tom'a verip dalıyorum otlara... Tom'da bu fırsattan istifade beni fotoğraflamış... tabi hacet kısmını koymayacağım buraya... sadece amaca ulaşmanın zafer rehaveti fotoğrafını paylaşabileceğim rtük korkusuna:)


sağdaki ana yol, soldaki tali:) ama en azından yol hala kuru...

İki saat sonra yemek molası vermek için Antsurabi kabilesinin bulunduğu bir köyde duruyoruz...Antsurabi kabilesi aslında güneyden ama buraya yerleşmişler seneler içinde... iner inmez gözüme çarpan kabilenin maske yapmış kahkaha atıp dedikodu yapan kadınları... dedikodu yaptıklarını kadınsı kıkırdamalarından anlıyorum, konuşurken ağızlarını konuştukları kişi dışında kimse duymasın diye olacak, kapatıyorlar... jipimiz yavaştan kirlenmeye başladı... yavaş yavaş toptan offroad konumuna geçmek üzereyiz...

hemen çocuklar sarıyor etrafımızı... çocuklara kraker ve bisküvi veriyoruz... bir de bizden boş plastik su şişesi istiyorlar...

bu da bana yelpazesini hediye eden Manayka... bende ona zeytinyağlı krem hediye ediyorum...

Yine kadınsal beden dilini kullanıp tanışıyoruz ve anında kıkırdamaya başlıyoruz... kanım kaynıyor bu kadına... bir sigara uzatıyorum Manayka'ya... aslında sigara içiyora benzemiyor ama ben uzatınca hayır demiyor... tüm paketi ona vermek istiyorum ama paketin içinden sadece bir tane alıp bana geri veriyor...  adını soruyorum... ben onun adını tekrarlıyorum acemice, o da benimkini... bu köyde bir arkadaşım var artık...

çok sevdiğim bir fotoğraf oldu bu...

karşılıklı keyif halindeyiz kabile üyeleriyle...


Manayka'nın hediye ettiği, el yapımı hasır yelpaze... şimdi evimin en güzel köşelerinden birini süslüyor ve her bakışımda sevginin dili olmadığını hatırlıyorum yeniden...

şöförümüz ve Didi...

bu da Manayka'nın kızı...


Antsurabi kabilesi çocukları...

Bir yarım saatlik moladan sonra yeniden yola koyuluyoruz... yol gerçekten de kötüleşmeye başlıyor... artık hiç düz gidemiyoruz... sürücümüz kendine yeni yollar oluşturuyor ormanlara girip... bu köyden sonra yolun iyice bozulmaya başladığını haber aldığımız başka bir köyde durup aracı itmeleri için yardım alacağız köylülerden... bunlar da bir sonraki köyün çocukları...

ne tatlılar değil mi?

hele bu ufacık kız çocuğu... kendini ısırmak istiyorum ama zaten benden korkuyorlar...

arkamızdan "vaza vazaaaa" diye bağırıyorlar... vaza yabancı demek...

ama gene de benle fotoğraf çektirmekten geri kalmıyorlar...

tam ısırmalık...

ohoooo iyice rahatlıyoruz, açılıyoruz, hatta çocuklar bana dokunmaya bile başlıyorlar... bisküvi nelere kadir...

birazda aracımızı itmek için birilerini bulmaya çalıştığımız köyü gezelim...

zebu sürücüleri...

bu sıcak havada zebular da bezmiş görünüyor...

bize yardım edecek köy ahalisinden biri... tabi yolda kalan arabaları itmek onlar için bir gelir kaynağı...

Taşan bir derenin yolu kapatması nedeniyle jipten inmemiz gerekiyor... korktuğum başıma geldi... dibi görünmeyen suda yürümek zorunda kalacağım... ama yapabilecek başka bir şey yok ve çocukların rahatlığına bakıp kendimi rahatlatmaya çalışıyorum... sadece ben değil daha önce böyle bir yoldan geçmemiş diğerleri de tedirgin biraz...

Şöförümüz, Laza, Didi ve köyden bize katılan ufak bir ekip jipin nereden geçebileceğini hesaplamak için dereye dalıyor... su bacak boyunda ve doğru yerden gitmezse araç suya batabilir ya da çamura saplanıp kalabilir... daha gitmemiz gereken bir seksen kilometre var ve Tsingylere yürümek pek de kolay olmaz sanıyorum bu durumda... o sebeple herkes çok dikkatli ölçümler yapıyor... sonunda yolun!!! solundan gitmeye karar verip, o kısımları çalı çırpı ve ağaç kökleriyle doldurmaya başlıyorlar... işlem yaklaşık yarım saat sürüyor... bu arada ben de etrafta oynayan ve bize aydan gelmişiz gibi bakan çocukları izleyerek geçiriyorum... asıl amacım birazdan aynı suya gireceğim gerçeğini unutmak...

doğa içinde büyüyen çocuklar...

bizi izlerken onlara da şenlik çıkıyor...

jip sonunda karşıya geçiyor ve bize de yol görünüyor...

dalıyoruz yalın ayak suya... sandaletlerimizin çamura saplanabileceğini söylüyor Laza, o sebeple çıplak ayaklıyız...

su sıcacık... zemin balçık ve her adımda daha da batıyoruz...

belime kadar suya girmek zorunda kalıyorum ama beni rahatsız eden tek şey balçığın fazlaca yumuşak doğası...

kim bilir nelere basıyorum...

biz bu kadar dertlenirken Didi'ye de gün doğdu... baksanıza yıkanıyor...

sıra Tom ve Elise'de...

iyice balçık içine giriyoruz...

ve çamurda prenses Diana maiyetiyle... and her majesty in the water:))

nihayet bu işkence bitiyor... demeye kalmadan ileride daha fazla çamurla muhatap oluyoruz...

ve derede yalnız değiliz...

bir su yılanı... Allah'tan hayvanlardan korkmuyorum... içimden Çiğdem iyi ki gelmemiş diyorum:))

aracımız yeni bir çamura saplanıyor ileride... belli ki yolun bir kısmını yürüyeceğiz...

ormana giren jipimizin itilme vakti geldi...

ormanın içinden kendimize yol açmaya çalışıyoruz... bu arada ayaklarımı da sivrisinekler yemeye başlıyor...

ama maceracı ruhum inanılmaz derecede mutlu ve her anın tadını doyasıya çıkarıyorum...

öncesi ve sonrası fotoğrafları...:)

Ormandan yaklaşık bir saat sonra çıktıktan sonra yola devam ediyoruz... bu arada çok ferah bir yolculuk oluyor zira genelde dışarıda ve yürüyoruz... normalde böyle bir durumda çok yorulabilen bedenim tam gaz adrenalin ve endorfinden çıldırmış durumda... yalın ayak çamurda koşturuyorum... şen Afrika çocukları gibi... yine de dikkatli olmak gerek çünkü aslında hiç yalnız değiliz... zorunlu olarak bir yılanın aracımızın önünden geçmesini beklemek üzere yeniden durup arabadan iniyoruz... yılan ne zaman terk ederse yolu o zaman devam edeceğiz yola, zira kimsenin yılana kışt demeye cesareti yetmiyor... ben gene de meraktan inip bir bakmak istiyorum... pek de büyük değil ama tehlikeli bir Afrika yılanı... Laza dokunmamam gerektiği konusunda beni uyarıyor, eh ne de olsa bukalemun ısırmış birinin ne derecede manyaklık yapabileceğini bilmediğinden uyarma gereği duymuş olmalı...

dediğim gibi fazla büyük değil...

Tom da benim gibi meraklı hayvanlara karşı...

Yılan badiresini de atlattıktan sonra yeniden yola koyuluyoruz... arabada sürekli aynı şarkı çalıyor olmasına rağmen hepimiz ilk kez duymuşçasına oturak dansı yapıyoruz... Bob Marley ve Red Wine şarkısı... çamurlu yolların resmi şarkısı olarak tarihe geçiyor...

bu bizdeki ısırgan otu gibi dokununca yakan bir bitki... yol bunlarla dolu, dokunmamaya çalışıyoruz...

ve kamufle olmuş bir kertenkele... orman Madagaskar'ın hayvanlarını cömertçe görmemizi sağlıyor...

yolda bir okul... zavallı çocuklar bu sıcakta kavruluyor olmalı içeride...

Birkaç saat debelene debelene gittikten sonra korktuğumuz başımıza geliyor... jip çamura derinlemesine saplanıp kalınca geri kalan beş kilometrelik yolu yürümek zorunda kalıyoruz... aslında jipin saplanması Madagaskar ormanlarında keyifli bir yürüyüş demek ama ne yazık ki aynı zamanda bugün Tsingyleri göremeyeceğimiz anlamına da geliyor... ne kadar hızlı yürüsek de akşam olmadan oraya varamayacağız...

araç tamamen çamura saplanmış durumda...

Laza eşyalarımızı zebu taşıyıcısına yükleyip bize de başlayın yürümeye diyor...

yapacak bir şey yok... yolun tadına varmaktan başka... işte gerçek bir yokluk ve macera durumu...

zebunun ardından yürüyüş başlıyor...

sıcacık derelerin içinden geçerek ilerliyoruz... hava inanılmaz sıcak ve erimek üzereyim...

sonunda iki saat yürüyüp Tsingylere iki kilometre kala yapılmış park levhasını görünce sevinçten çığlıklar atıyoruz...

leşşşşşş gibiyim... hatta leşin kendisiyim...

ama kirlenmek güzeldir...

hatta bu kadar kirlenmek bile... Allah'ım hakikaten iyi ki Çiğdem'e bu işkenceyi yaşatmamışım...

Sonunda üç saatlik çamur banyosu sonucunda Manambolo Nehrini görüyoruz... nehri geçince kamp yerimize ulaşmış olacağız... biz feribotu beklerken sıcaklamış olan gençler de zebuları suya iteklemeye başlıyorlar... zebular su içsin diye iteklediklerini düşünürken, Laza gençlerin zebularla yüzerek karşıya geçeceklerini söylüyor... şaşırıyorum...

zebularla dans...

o kadar doğal bir durum ki onlar için zebularla yüzmek...

sonunda zebular da biz de kamp alanına ulaşıyoruz...

kamp alanımız...

bu da dünyanın en anlamsız hız tabelası.... yol yok ki otuzla gideyim... zaten artık bir jipimiz de yok...

bunlar da Bemahara çocukları...

Kamp yerimiz hazırlandıktan sonra yakındaki bir "kafeye"!!! gidip soğuk kola var mı diye bakıyoruz... evet var hatta bira bile var ama soğuk onların sözlüklerinde olan bir kelime değil... yol yok ama bira ve kola var... aslında Tom kola almak için botla karşı yakaya geçip diğer köye gidiyor... yemekten sonra tüm gün sallanıp durmaktan, çamurda patakta dolaşmaktan ve kilometrelerce yürümekten bitap halde uzanıyoruz cehennem sıcağı çadırlarımızda... o kadar yorgunum ki umurumda değil hiçbir şey... gece bir ara üzerimde bir şeyin yürüdüğü fark edip fena halde irkiliyorum... elimi yüzüme atınca bunun korktuğum tek hayvan olan tüptüylü bir örümcek olduğunu fark ediyorum... çığlık çığlığa, yanımda derin bir uykuda olan Aybala'nın kafasına gözüne basıp ve aynı zamanda çadırı canım Aybala'nın tepesine yıkıp atıyorum kendimi çadırdan... bunun komik olduğunu düşünüyorsanız bir de bunu dinleyin... Aybala "What is the problem?" diye İngilizce bağırarak uyanıyor... yan çadırdan Daniella'nın kıkırdadığını duyabiliyorum çünkü durum çok absürd... bu arada Laza da iki adımda uçarak yanıma geliyor... bir ağızdan Aybala da Laza da "what is the problem, what is the problem???" diye bağırıyorlar... kabus gibi bir durum aslında ama gülmeden edemiyorum, sinirlerim bozuldu, bastıkça basıyorum kahkahayı... sonunda çadıra girmemeye ve sandalyede uyumaya karar veriyorum ama bir süre sonra sivrisineklerin verdiği rahatsızlık beni küçük tarantulamın kollarına itiyor...sivriler o kadar çok ısırdılar ki artık tarantula değil çadırda gergedan boynuzlu fil olsa umurumda değil... giriyorum tıpış tıpış çadıra... biraz kıpırdandıktan sonra da sızıyorum... sabah muhteşem bir güne uyanmak üzere...

Rüyamda zebularla yüzüyorum...

Sabah beşte uyanıp Tsingylere gitmek üzere hazırlanmaya başlıyoruz... kahvaltıda muz ve nutella:)))

 

AddThis Social Bookmark Button

joomla statistics