gezimanya.com

Çok yakında gezimanya.com sitesinde de yazılarımı okuyabilirsiniz.

Yeryüzüne avare avare dolaşmaya geldik,
sana bundan farklı bir şey söyleyen olursa aldırma!
KURT VONNEGUT

tak tak... kim o?

Şu anda 50 konuk çevrimiçi

cidden hala üye değil misin?

Aktivasyon mesajı beklemeyiniz, Godot gelmeyecek:) Üyeliğiniz admin tarafından otomatik olarak onaylanacaktır.



Belo kasabasına doğru...

Yazdır PDF

Global Hareketlenme - Madagaskar

Ebru'nun seyir defteri: 16 Nisan
Nehirde son gün...

Bugün Tsingyler'e doğru yoldayız... gün masifler, garip ağaçlar ve kanoda doğal misafirler günü... ısırılmanın haricinde ilk defa bir bukalemunla bu kadar içli dışlı oluyorum bugün... kanoda bir kaçak yolcu var... bu küçük bukalemun nehir kenarındaki sazlıkların dalgalar sebebiyle kopmasından sonra, bir kaç dal üzerinde nehirde yaşamaya karar vermiş... sıkıntılı bir tip belli ki.. yerinde duramıyor, sürekli yer değiştiriyor... arkası bana dönük ama gözün biri bende biri etrafta akan ormanı gözetliyor... çok komik hayvanlar, gözler feldir fecir... iki göz birbirinden bağımsız hareket edebiliyor... iki parmaklı elleriyle bulunduğu noktayı kavrayıp, olanca gücüyle kendini öne doğru itmeye çalışıyor kolumun üzerinde... kedim aklıma geliyor ve onu ne çok özlediğimi fark ediyorum... acaba iyileşmiş midir?

Dalın üstünde bukalemunu gören kano sürücümüz Pe, zavallıya biraz daha hız kazandırmak için kaçak olarak kanoya alıyor kendisini... bu bukalemunun adı Rıfkı... ben isim annesiyim... Rıfkı yaklaşık 160 çeşidi olan bir kertenkele ailesine mensup... 2 buçuk santimetreden başlıyor boyutları... dilleri bedenlerinin bir buçuk katı büyüklüğünde oluyor... çevir çevir içeri sok mantığı... bu bir buçuk metrelik bir insanın yaklaşık iki buçuk metre dilinin olması ile aynı durum... bizim için sağlıklı olmazdı bu durum kanımca... bence dilimiz yeterince uzun zaten... dillerinin üzerinde avlarını yakalamak için yapışkan bir madde var ve bir saniyeden daha kısa bir sürede dillerini çıkarıp avı kapıp yiyebiliyorlar... bu kadar garipliğin üstüne bir de ortama göre renk değiştiriyor arkadaşlar... hop sarı ben de sarı, hop yeşil ben de yeşil... mükemmel bir kamuflaj sistemleri var... aslında bukalemunlarla ilgili yanlış bilinen bir bilgi var, ortama uyum sağlamak için renk değiştirmiyorlar, onların bedenleri zaten bulundukları ortama uyum sağlayacak şekilde düzenlenmiş... bukalemunlar VÜCUT SICAKLIKLARI ve DUYGUSAL DURUMLARINA GÖRE renk değiştiriyorlar... yanlış okumadınız, canı karısına sıkılınca renk değiştiriyor mesela ya da patrondan azar işitince... öfkeli ya da sakin olmalarına göre renklerinin parlaklığı da değişiyor üstelik... ne kadar öfkeli o kadar parlak... film adı gibi...

elimde canı sıkılan Rıfkı lokasyon değiştiriyor...

ohhh Pe'nin kafasındaki rahata bak... gel keyfim gel...

bu da Rıfkı'yı bulup evlat edindiğimiz habitat...

Bugün yolumuzun üzerinde ilk Baobabları göreceğiz... ama Baobab ağaçlarından önce yol boyunca inanılmaz manzaralar oluşturan derin ağaç köklerini görüp hayran kalıyoruz... birlikte gezelim isterseniz bu ağaçlar arasında...

taşlar, su ve kökler birbirine karışmış...

vahşi yaşama doğru...

Jane gibi ormana doğru "Tarzannnnnnn" diye bağırmak geçiyor içimden...bu sırada üzerimde bıraktığı yabanıl etki dolayısıyla Hayko Cepkin dinlemeyi bırakıyorum... bu kadar güzelliğe daha sakin bir müzik gerekli... yavaş yavaş köklerin imparatorluğuna doğru yaklaşıyoruz... heyecanlıyım...

muhteşem... göz kamaştırıcı...

doğanın sanatı... bu şaheserin adını "içerden dışarıya yalnızlık metaforu" koydum:)

metafora yakından bir bakış...

harika bir uyum...

bu eserimizin adı da "big brother is touching you" ya da "ben her yerdeyim"...

çok güzel değil mi?

Artık neredeyse hep nehirde yaşamışız gibi gelmeye başlıyor hepimize, sanki kanoda doğduk, kanoda yaşadık hep... hareketler daha bir dengeli ve her sallanmada "ıh, hah, hoh hay Allah" gibi sesler çıkarmıyoruz artık... doğaya verdik kendimizi... gerçi ellerim iyice cayır cayır yanıyor  ve yanıma aldığım bembeyaz havlu nehre sokup çıkarmaktan tanınmaz bir kahverengiye dönüştü ama olsun... daha rahatım ve keyfim yerinde... vazelin her yerimde... gözüme, kulağıma vazelin sürüyorum korunmak için çılgın güneşten...

Tom kanoyu sürmeye bile başladı... otur otur nereye kadar tabii...

gördüğünüz gibi insanın sonsuz adaptasyonu buna denir...

(this is called the ultimate adaptation of a human being, we have always lived on the piroques...)

Pe'nin elinde tuttuğu küreğe bakıp çektiğini sanmayın...

o başka alemlerde rüyalara dalmış durumda...

az önce durduğumuz bir köyden aldığı uyuşturucu madde ile istikbali göklerde...

herkes kendi halinde...

Laza 17 senedir bu ülkede gördüğü ilk Türkler olduğumuzu söyleyip,

Gazella Turizm'e bir daha teşekkür etmek istiyor...

Daniella'da kitap okuyor... dedim ya pirogue'da doğduk biz...

Yol üzerinde irili ufaklı köyleri geçiyoruz, insanlar nehrin içinde balık tutup yıkanıyorlar... dün girdiğimiz şelale gibi bir tane daha olmasını umuyorum çünkü iyiden iyiye terledim ve sıcakladım ve henüz nehirde yıkanacak kadar ait hissetmiyorum kendimi bu doğaya...

balıkçı gençler...

keyifler gıcır... ben de suda olsam ben de feci halde keyifli olurdum diye düşünüyorum... ellerim kavruluyor...

kabile üyeleri iş başında...

bizde tabu sayılan çıplaklık onlar için doğal oluş hali...

el sallıyorlar henüz açılmamış sezonda gördükleri yabancılara... ben kendime ne kadar yabancı olduğumu düşünüyorum...

rahata bak...

ve yalnız değilsiniz, "sizi izliyoruz" ailesi...

Yol üzerinde ilk Baobablarımızı göreceğimizi söylüyor Laza, saat on bir gibi ilk kez Baobab görüp çığlığı basıyorum... ellerimin yanmasını ve çektiğim acıyı tamamen unutuyorum sanki... bu kadar kutsal bir ağacı görmek bile böyle büyük bir zevkken acaba dokununca nasıl hissedeceğim... heyecanlanıyorum iyiden iyiye...

ve uzaktan da olsa ilk Baobab'a merhabaaaaa...

Ellerim iyiden iyiye canımı acıtmaya başlayınca, fotoğraf makinemi Aybala'ya veriyorum, muhteşem gökyüzünü çekmesi için... aynı zamanda yüzümde acıklı bir ifadeyle ve Aybala'nın biraz ümit vermesini dileyerek "çabucak iyileşir di mi Aybala?" diyorum... Aybala'nın cevabı kesin ve kısa "Hayır, biraz çekeceksin Ebru, yanık bu..." hey Allah'ım yahu, arkadaşım insan azıcık moral verir, geçecek Ebru, iyi olacaksın der... bir doktor daima doğruları söyler, Aybala öyle dedi, çekeceğim... bu arada elime vazelini sıkıştırıyor ve ekliyor: "iyice yedir eline..." bundan sonraki gökyüzü fotoğrafları Aybala'ya ait...

 

Bu arada diğer kanodan yarım saattir haber yok, zira Didi ve Pe bambaşka alemlerde gezenti haldeler... küreğe zaman zaman Daniella bazen de Aybala asılmaya çalışıyor... hatta bir ara kanomuz kıyıya oturuyor, su tamamen kahverengi olduğundan dibini görmek mümkün değil, işte o zaman Didi ve Pe kendilerine geliyorlar ve küreklere asılmaya başlıyorlar... ben iyiden iyiye yanıyorum ve Laza'ya ateş püskürüyorum... hatta durum bir ara o kadar absürtleşiyor ki Aybala kahkahalarla gülmeye başlıyor... nehrin ortasında, hiçbir yerde, iki kano sürücüsü... biri sürekli konuşuyor, diğeri uzanmış şarkı söylüyor... dillerini bilmediğimiz iki adamın ortasında Daniella, Aybala ve ben kürek çekmeye çalışıyoruz... kano devrilse kimsenin haberi olmayacak... diğer kano çoktan vardı bile Belo kasabasına gitmek için ineceğimiz noktaya... durmadan soruyorum Didi'ye; kolumu saat varmış gibi işaret edip... ne zaman varacağız diyorum güya... Didi'nin cevabı standart, hep ileriyi gösteriyor parmağı ve "mora mora" diyor... yahu ne mora morası, akıntı olmadığı zamanlarda saatte iki kilometre hızla süzülüyoruz... sonunda nehir turunu bitireceğimiz yere ulaştığımızda ellerim ikinci derece yanık, kafam bulanık, aşırı derecede öfkeli ve Laza'yı gördüğüm ilk yerde öldürmeye kararlıyım... bu kadar da sorumsuzluk olmaz canım... cinler kaçırsa haberi olmayacak bizi...

Tom, Daniella ve Elise rahatlar sıcak konusunda, hem alışmışlar hem de zaten çılgıncasına ısıtan güneşli bir adada yaşıyorlar... Laza'ya bir boy fırça çektikten sonra bizi Tsingy'lere ve Baobab Meydanı'na götürecek olan jipe girip oturuyorum... ellerimde dört kat vazelin, hatta kalıp halinde vazelini çıkarıp koysam emecek gibi... giderek şişiyor parmaklarım ve fotoğraf makinesini nasıl tutacağımı düşünüyorum sadece... aklımdan geçen tek şey elimin bir an önce iyileşmesi gerektiği, yoksa fotoğrafları kim çekecek???

varış noktamızda çocuklar eğlenip çalışmaya devam ediyorlar...

 

 

 

Aybala'cığım eline sağlık hayatım...

Kanodan indiğimiz noktadan on dakika sonra bizi geç kalmış öğle yemeği için bir sürü baobabın bulunduğu bir noktaya çıkarıyorlar...

genç baobablar...

ve zebu taşıyıcıları...

Yollar artık asfalt değil... Laza bunun gideceğimiz diğer yollara göre iyi bir yol olduğunu söylüyor.. en azından kuruymuş... bizi neyin beklediğini merak etmeye başlıyorum... bu arada mucizevi vazelin ve beynimin iyileştirme gücü biraz işe yarıyor... acım azalınca alıyorum gene makineyi elime... ve bana kalırsa tüm Madagaskar gezimin en güzel fotoğrafı olduğunu düşündüğüm bu kareleri çekiyorum...

baobablar eşliğinde çalı çırpı taşıyan bir aile...

acı kesinlikle insanın sanatsal yönünü geliştiriyor insanın...

Bu gördüğünüz tali yolda yaklaşık bir saat rahatça gittikten sonra, feribota binip Belo köyüne gitmek üzere jipten iniyoruz... feribot dedimse bizdeki feribotlar gelmesin aklınıza... büyük iki salı birleştirip üzerine de motor koymuşlar... yokluk yaratıcılığın diğer bir itici gücü... feribota binmek de ondan inmek de iş... daha jipe bindiğim an bu arabada doğup büyüdüğünü düşündüğüm şöförümüz, yolda yürüyormuş rahatlığında feribota çıkarıyor jipi..

feribot çekicisi...

önce feribot karaya iyice yanaştırılıyor...

sonra araçların çıkacağı rampalar yerleştiriliyor...

yerleştirme işleminden sonra da araçlar sırayla feribota çıkıyorlar...

bu bizim jip ve sürücüsü...

rahatlığına bakar mısınız şöförümüzün...

ve işlem tamamlanmak üzere...

artık feribottayız...

işte başka bir feribot...

Yolculuğumuzun bu kısmında, Belo köyüne ulaşmak için iki saatlik bir feribot yolculuğu yapacağız... bu gece nihayet otelde ve düzgün bir yatakta uyuyacağıma seviniyorum... çadır harika bir deneyimdi ama biraz lüks kimseye zarar vermez sanırım... üstelik leş gibiyim ve yıkanabileceğim için çok sevinçliyim... gerçi henüz leş gibi olmanın ne demek olduğunu bilmediğimi yarın anlayacağım yollarda... muhteşem maceralarıyla ve enfes manzarasıyla Tsiribihina Nehrinin vahşi kısmını geride bıraktık...

Tsiribihina nehrinin bu kısmı daha faal, etrafta irili ufaklı bir çok köy var ve yaşayanlar Belo kasabasından alışveriş yapmak için feribotları ve daha büyük kanoları kullanıyorlar... botlar tıka basa dolu...

batmaya başlayan güneş ve güzel manzaralar bizimkileri dinlendiriyor...

elimin acısını unutmaya çalışıyorum ben de...

herkesin gözünde akşam yapacakları banyonun keyfi parıldıyor...

gökyüzü ve nehrin etrafı harika bir ahenk içinde... ellerimi iyiden iyiye unutuyorum...

.artık bana ait değiller... biraz daha pratikle kesin nirvanaya ulaşacağım...

yine sohbet, yine beden dili...

herkese bir rehavet çöküyor...

ama bu güzellik insana kendini bile unutturur ne dersiniz...

 

İki saatlik yolculuktan sonra Belo limanına (liman dediğime bakmayın, feribot buysa liman nedir değil mi?) yaklaşıyoruz... etraf kalabalıklaşmaya başlıyor... üç günlük yalnızlıktan sonra bu kalabalık bize hem iyi gelecek hem de bizi biraz afallatacak gibi... medeniyet biz geldik....

kasabaya yaklaşırken...

ve nihayet Belo'ya ayak basıyoruz... yaklaşık on dakikalık bir yolculuktan sonra otelimizde olacağız...

liman epey kalabalık...

alışverişten dönenler, pazara gelenler, malını satmaya çalışanlar, çocuklar, daha neler neler...

Belo'dan Vezo kabilesi çocukları...

bu arada tarlada çalışan bir amca takılıyor gözüme...

bir kere daha hayran kalıyorum bu insanların ileri yaşlarda bile ne kadar güçlü kaldıklarına...

 

yolda son dört günde gördüğüm ilk tabelayı da çekmeden edemiyorum... Allah'ım medeniyet...

yol yok ama tabelası var...

Nihayet akşam altı gibi otele vardığımızda hepimiz o kadar yorgunuz ki... aç, leş gibi ve yorgunuz ama herkes gülümsüyor... ne de olsa herkes bir rüyasını daha gerçekleştirdi... ben üç sabahtır bir nehirde uyanmanın dayanılmaz hafifliğini yaşıyorum... otele girdiğimizde musluktan akan su olmadığını ve daha önce kim bilir nereden doldurulmuş suyla yıkanmamız gerektiğini görüyoruz... bu bile bizi yıldırmıyor... önce üstümüzü başımızı yıkayıp, aynı suyla da kendimizi yıkıyoruz... her durumda odaya ilk girdiğimizden daha pis değiliz... hatta hijyen bile sayılırız... sekiz gibi restoranda buluşmaya karar veriyoruz...

yemek tabelasını gören Elise'nin mutluluğu...

Aklanıp paklanıp süslenip püslenip yemekte nehir boyunca söz verilen pirinç birası keyfi yapılıyor... yemekler muhteşem ve keyifler yeni bir maceraya başlayacak olmanın heyecanıyla gayet yerinde... bu gece deliksiz uyuyup yarın sabah erkenden başlayacak güne hazır olacağız... yataklar cibinlikli... tuvaletlerin kapısı yok ama ben nerelerde ne hacetler giderdim üç gündür, kimin umurunda... bakalım yarın neler yaşayacağız... bugün geldiğimiz kasabanın yerini google amcanın haritasında görmek için tıklayınız...

Daha Büyük Görüntüle

AddThis Social Bookmark Button

joomla statistics