gezimanya.com

Çok yakında gezimanya.com sitesinde de yazılarımı okuyabilirsiniz.

Yeryüzüne avare avare dolaşmaya geldik,
sana bundan farklı bir şey söyleyen olursa aldırma!
KURT VONNEGUT

tak tak... kim o?

Şu anda 48 konuk çevrimiçi

cidden hala üye değil misin?

Aktivasyon mesajı beklemeyiniz, Godot gelmeyecek:) Üyeliğiniz admin tarafından otomatik olarak onaylanacaktır.



Tsiribihina ve Anosin Ampela Şelalesi

Yazdır PDF

Global Hareketlenme - Madagaskar

Ebru'nun seyir defteri: 15 Nisan
Nehir üzerinde ikinci gün...

Bugün yolumuz dünkünden farklı olarak ara kollarda değil, bizzat Tsiribihina nehrinin üzerinde olacak... Tsiribihina Nehri'nin genişliği İstiklal Caddesi üzerindeki Burger King'den, Galatasaray Lisesi'ne kadar aşağı yukarı... yani mümkün olduğu kadar nehrin ortasında çişiniz gelmesin, kıyıya yaklaşmak epey zaman alıyor, hele ki kafası iyi iki kano sürücüsü söz konusu olduğunda... nehir giderek kahverengileşiyor, sabah sekiz olmasına rağmen, bulutlara rica ediyorum güneşin önünü kessinler diye... fakat bulutlar Aybala'nın dediği gibi "bir başkasına daha çok lazım", o sebeple beni duymuyorlar... hava giderek sıcaklaşıyor ama keyfimi hiçbir şey bozamaz...

Bu diğer kanonun sürücüsü... sanırım tam olarak bu kanonun üzerinde doğmuş... hatta oraya yapışık ve o kadar rahat ki, karaya çıktığında yürüyebileceğini düşünmüyor insan... sanki hep kanonun dibinde yaşıyor gibi bir duygu uyandırıyor bende... üstelik diğer kano bizim kanodan daha büyük olmasına rağmen, bu arkadaş sürekli kürek çekerek Tom, Elise ve Laza'nın gidilen her yere bizden en az yarın saat, kırk beş dakika önce varmalarını sağlıyor... bizse Didi'nin şarkıları ve diğer sürücünün doğaya karışan mütemadi konuşmaları içerisinde bir akıntı bulursak süzülüyoruz...

Yollarda belgesellere yaraşır, ufacık tefecik köyler ve nehirde çırılçıplak yıkanan çocuklar ve annelerini görüyoruz... erkekler balık tutuyorlar ya da tarlada çalışıyorlar... bu da geçerken gördüğümüz köylerden biri... minyatür cennet değil mi bu?

Bu arada Gazella Turizm'e nehir üstünde de teşekkür etmeyi unutmuyoruz... yol boyunca bir yerlerde bir para harcanması gerekse herkes "Gazella neredesin?" diyor bana... Türkiye'de böyle yarışmalar yapan bir turizm şirketinin olmasına şaşıran Daniella sürekli çok şanslı olduğumu söylüyor...ben de "biliyorum, Gazella sağ olsun" diyorum... gülüşüyoruz...

Şimdi bu fotoğrafı neden çektim... sanmayın ki size sıra sıra dizilmiş nehir kuşlarını göstermek istiyorum... saat dokuz gibi, sabah uyanmak için fazla kaçırdığım kahve, nehrin kahverengi suyuna karışmaya karar veriyor... diğer bir deyişle çişim geliyor yani...  geçen gün herkese selam vererek doğada hacet gidermeyi deneyim ettiğimden, Didi'ye artık utanma duygumu yitirmiş olarak piipii diye bağırıyorum... nehrin orta yerindeyiz ve sıkışmaya başlıyorum... gördüğünüz gibi nehrin kenarında karaya çıkabilecek bir alan yok... bir yarım saat dişimi sıktıktan sonra, nehrin balçıklı kenarına yaklaşıyor Didi... daha dakika bir gol bir, ayağımı karaya basar basmaz balçığın içine batıyorum, üstelik ihtiyacımı gidereceğim yer hemen kanonun burnunun dibi... kanodakilerden arkalarını dönmelerini istiyorum ve şarkı söylemelerini... tamam çişimi yaparken etraftan geçen insanlara selam vermeyi öğrendim ama bu kadar yakınımda dört kişi varken ve ben bu insanlarla yüz yüze bakacakken bu kadar samimiyet de fazla... o sebeple arkalarını dönen herkes şarkı söylemeye başlıyor... herkes kendi dilinde şarkılar söylüyor... gülsem mi ağlasam mı bilemiyorum... dizlerime kadar balçığa batmış durumdayım ama o kadar çok sıkıştım ki umurumda bile değil... şaşkınlık verecek derecede rahatlıkla işimi gördükten sonra, popoma kadar balçığa bulanmış şekilde kendimi temizlemeye çalışıyorum... içinde bulunduğum an için, dünyanın en hijyenik insanı benim... en azından ben öyle hissediyorum... eve döndüğümde tuvaletimin kıymetini daha iyi anlayacağım... aslında önemsiz gibi görünen her şey burada farklı ve daha derin bir önem kazanıyor... tuvalet ve kapı gibi... Allah'ım meğer ne büyük lüksler içinde yaşıyormuşuz...

Tsiribihina Nehri üzerinde ve içinde yaşayan çok çeşitli bir hayvan topluluğu var... kıpkırmızı kuşlar, beyaz balıkçıllar, timsahlar, bukalemunlar ve daha neler neler... nehrin derinliklerine ilerlerken coğrafya da düzlüklerden sazlıklara, sazlıklardan tepeliklere, tepeliklerden geçit vermeyen masiflere doğru ilerliyor... bir nehir üzerinde bu kadar çok çeşitlilik olmasının nedeni nehrin 170 kilometre olması sanırım...

avını gözetleyen bir balıkçıl...

Sıcak iyiden iyiye kendini belli etmeye başlıyor... her yerim kapalı ama bir türlü kapatamadığım ellerimin hafiften kızarmaya başladığını hissediyorum... ve bu arada Laza'yı kıskanmaya başlıyorum: adam çıplak ve rahat... oysa biz haminineler gibi oramızı buramızı örtmeye ve güneşten kendimizi korumaya çalışıyoruz... şimdi biraz nehirde yol alalım...

Bu nehrin üzerinde mütemadiyen gördüğümüz bir köpük kümesi... Aybala'nın anlattığına ve benim de sonradan merak edip araştırdığıma göre, bu köpüklerin kendiliğinden oluşması, nehrin henüz kimyasal bir madde ile kirlenmemiş olduğunu gösteriyor... zira etrafta ne bir fabrika, ne de endüstriyel atık oluşturacak bir kurum var... güneş tepemizde cehennem azabı yaşatıyor olabilir ama en azından elimi kolumu nehre soktuğumda kimyasal atık zehirlenmesi yaşamayacağım...

nehrin ve gökyüzünün bir tablo gibi birleşmesi göze şenlik bir manzara oluşturuyor...

renge bakar mısınız?

nehrin genişliği ile ilgili bir fikir verebilir bu fotoğraf...

nehir boyunca zaman zaman kanolar bir araya gelip, sigara, fotoğraf makinesi, çakmak, su gibi şeyler değiştiriliyor...

bu anlar dışında her kano solo hareket etmekte...

ve tüm rahatlığıyla Laza... kıskanılmayacak gibi değil vallahi...

yavaş yavaş, akşam yemeğimiz olacak olan balıkları satın almak için karaya yanaşıyoruz...

nihayet yeniden kara...

biraz gölge hiç fena gelmeyecek çünkü güneş gerçekten yakıyor saat on olmasına rağmen...

Ben acaba bu sıcakta bu balıkları nerede saklıyorlar diye düşünürken, bu balıkçı kabilenin üyeleri, talaşlar arasından buz kütleleri çıkarıyorlar... balıkçıların dehasına hayran kalıyorum... bu derece doğadan uzak yaşamak, bazı basit ve pratik çözümleri unutturuyor insana... balıklar nehirden yeni çıkmış, kıpır kıpırlar... akşama kamp ateşinde harika bir nehir balığı ziyafeti var yani... balıkları görünce ne kadar acıktığımı anlıyorum, güneş ve sürekli suyun içinde olmak insanı acıktırıyor...

nehre özgü Tilapia balıkları...

böylece Madagaskar mutfağının olmazsa olmazlarından birini daha denemiş olacağım...

nehir üzerinde balıkçı çocuklar...ellerindeki şeker kamışı... bu arada şeker kamışı da inanılmaz lezzetliymiş...

Daniella çocuklara çektiği fotoğrafları gösteriyor... bizim için doğal olan bir eylemin onları bu kadar mutlu etmesi çok hoşuma gidiyor... yine bakış açım değişiyor ve bizim için kanıksanmış olanın kıymetini yeniden anlıyorum... şükür çok önemli bir hal oluyor buralarda...

o kadar güzeller ki bu çocuklar ve o kadar içten sarılıyorlar ki insana...

ve bir o kadar keyifle eğleniyorlar nehirde...

bizim balçık deyip ayağımızı sokmaya zorlandığımız alan, onların doğal oyun alanı...

şen balıkçı çocuklar...

balıklarımızı alıp yeniden yola çıkıyoruz....

yavaş yavaş geçit vermeyen masiflere yaklaşıyoruz...

ve doğa daha da yeşillenmeye başlıyor... gökyüzü zaten baş döndürücü...

 

en çok özlediğim şey Madagaskar'ın gökyüzü... bazen Istanbul göğüne bakıp iç geçiriyorum...

yeşil dağlar yerini masiflere bırakacak birazdan...

nehir bu kısımda daralıyor...

ve yerini masiflere bırakırken nefis şelale manzaralarıyla baş başa bırakıyor sizi...

gördüğüm her şelale Anosin şelalesine biraz daha yaklaştığımızın müjdecisi...

Bu alanda orman yemyeşil... fakat bir sorun var gibi... orman içinde o kadar çok sarmaşık var ki, ağaçlar kurumaya başlamışlar... aslında yemyeşil görünen ama hiç bakılmayan bu ormanlarda yavaş yavaş tehlikeler başlamış... toprak kayması ve ormanı saran ve ağaçların nefes almasını önleyen sarmaşıklar yüzünden... kendi haline bırakılmış bu harika orman bir süre sonra yok olabilir... görebildiğim için şanslı, bir elli yıl sonra böylesi bir güzelliğin yok olabilme tehlikesi sebebiyle üzgün hissediyorum...

bir çok şelale ve harika manzaralar eşliğinde ellerimin yandığımın farkına varmayarak giderken nihayet Anosin Şelalesi'ne ulaşıyoruz...

böyle bir güzelliği hayal bile edemezdim... hele bu kadar sıcak bir günden sonra...

Önce her su kütlesini ilk gördüğümde hissettiğim bir korkuyu hissediyorum... Allah'ım ne kadar çok su var, ya boğulursam... yerler delicesine kaygan... düşüp kafamı çarparsam... "yahu bu düşündüklerini birisi duysa dalga geçer seninle" diyorum kendime, "keyfini çıkarsana... bir daha kim bilir ne zaman bir şelalede yıkanırsın... hele ki günlerdir yıkanacak temiz su bulamamışken... bırak korkuyu dal suya" bu gazla atıyorum kendimi şelalenin içine... su sesi çılgın... su delirmiş gibi akıyor aşağı doğru yaklaşık 30-40 metreden... önce ufak ufak, kenardan kenardan yürüyorum... su buz gibi ya da ben öyle yandım ki güneşin altında, su buz gibi geliyor... ellerim sızlıyor ve katılaştığını hissediyorum.. işte o zaman ellerimin ne kadar yanmış olduğunu anlıyorum...

şu güzelliğe bakın bir... ne kadar iç açıcı...

Aybala'nın da yardımıyla şelalenin en yoğun çağlayan kısmında iyice bir yıkanıyorum... o kadar mutluyum ki tüm endişelerim uçup gidiyor...

burası gerçek bir cennet...

burası çağlayanın nehirle buluştuğu nokta... renk farkından bunu anlayabilirsiniz...

Şelalenin kenarında öğleden sonra yemeğimizi yiyoruz... güneş, şelale, yüzmek, yanmak derken o kadar acıkmışım ki... Laza yemek için bize muhteşem sebzeli makarna hazırlamış... bu beni şelaleden beş kat daha mutlu ediyor... birazdan temiz ve tok olacağım... zaten mutluluğum da bu fotoğrafta yüzümden okunuyor... yemekten sonra tatlı olarak şekere bulanmış Madagaskar ananası yiyoruz... Madagaskar ananası biraz tatsız... hafif bir hayal kırıklığına uğruyorum, eh tabi ben Tayland'da yediğimiz ananasları bekliyordum... bunlarsa henüz olmamış... ama olsun gene de çok taze ve ferahlatıcı geliyor bana... yemekten sonra bu muhteşem yeryüzü parçasını zorla da olsa geride bırakıp yeniden kanolara biniyoruz... burada daha fazla zaman geçirebilmek hatta kampı burada yapmak isterdim ama şelalenin etrafında kamp yapacak kuru alan yok henüz yağmur mevsiminden çıktığımız için... çaresiz yola düşüyoruz gene... geceyi geçirecek bir köy daha bulmak için...

yine yollarda...

artık masiflerin arasındayız...

çişimin gelmemesi için dua ediyorum... ama yolculuğumuz fazla sürmeyecek...

şelalede yıkanmanın ferahlığıyla mutlu olan Elise...

ve geceyi geçireceğimiz iki kulübelik, dün gecekinden daha küçük köyümüze varıyoruz...

kalacağımız kulübeler... tam bir zen deneyimi olacak bu gece... rahat, huzurlu ve kendiliğinden...

bu da benim uyuduğum kulübe...

siesta halinde bir terlik...

Madagaskar'ın batı kesiminin tipik bitkilerinden...

bu dört kişilik köyde, yol üzerinde gördüğümüz bir çok köy gibi geçim kaynağı mısır...

sıra sıra kurutulmaya bırakılmış mısırlar...

Mısırlar koçanlarından ayrıldıktan sonra ağaçtan oyulmuş kaplarda dövülüyor ve mısır ununa dönüşüyor... dövme işlemi öyle kolay bir işlem değil... ufacık tefecik görünen ama sizi duvardan duvara çarpabilecek güçte Madagaskar kadınlarının işi mısırı dövmek...

bu köyde yaşayan tek kadın olan bu Madagaskarlı toplanması hariç mısırla ilgili tüm işleri tek başına yapıyor...

Daniella'da denemek istiyor ama söylediğine göre elinde tuttuğu sopa gerçekten ağırmış...

bu da Celine ve kardeşi... dört kişilik bu kabilenin çocukları...

arkadaki ufaklık Madagaskar'da yaşayan her üç yaş altı çocukta olduğu gibi benden korkarak kaçıyor...

çocuklar üzerinde ne gibi bir etkim var da benden böyle korkuyorlar düşünüyorum açıkçası...

kardeşinin bakımı Celine'e ait...

 

fotoğraf turunun sonunda Celine'de kardeşi de bana alışıyorlar...

Fotağraf makinemi bir kenara bırakıp, nasıl bir cennete geldiğimizi tepeden görmek ve aynı zamanda ihtiyaç giderecek bir yer bulmak için Aybala ile küçük bir gezintiye çıkıyoruz... etraf o kadar yeşil ve güzel ki... ve yine harika bir gökyüzü...

tepelerden papaya ve muz ağaçlarının görüntüsü...

ve karşı kıyılar...

ve cennetin içindeki dört kişilik köy... bu kadarını hayal bile edemezdim bu yolculuğa çıkarken...

muhteşem batan Madagaskar güneşinin manzaralarıyla baş başa bırakıyorum sizleri...

 

nefes kesici değil mi?

muhteşem bulutlar... Madagaskar gökyüzünü özlüyorum...

Dolaşma ve ihtiyaç gidermeden sonra, çadırlarımızı kurmak ve kalacağımız yeri düzenlemek için aşağıya iniyoruz... düzenleyecek fazla da bir şey yok aslında, zira doğanın rahatlığına bırakmış bir ruh halindeyim... hiçbir şeyi düzenlemek gelmiyor içimden... düzenin kendisi tarifsiz güzel zaten... bu arada Elise Celine'e adını yazmayı öğretiyor...

kulübem... işte tam bir gece macerası olacak bu...

 

eğitim ve sağlık konusunda harika bir takım olduk...

Gece yemeklerimize kaçmaya çalışan çekirgelerden kurtulmaya çalışarak ve hiçbir şekilde elektrik bulunmayan ve kapkaranlık gecede kendimizi eğlendirecek aktivitelerle uğraşarak geçiyor... gece karanlığı ve ateş eşliğinde düşük enstantenelerle oyun zamanı... fotoğraf makinesi ile kendimize Charlie'nin melekleri oyununu buluyoruz... Charlie her seferinde başka biri oluyor...

gecenin karanlığında yemeğimizi hazırlayan kano ekibimiz...

çekirgeler ve kafa lambaları eşliğinde yenen muhteşem bir balık ziyafeti...

kamp ateşimiz...

ve ışık oyunları başlasın....

yüz denemeden sonra ters de olsa Tom nihayet adını yazabiliyor...

Tom'un ateşle imtihanı....:)

 

işte Charlie Didi ve melekleri Aybala, Tom ve Elise...

ve Charlie ben ve meleğim Elise...

Herkes uykuya çekildikten ve ateş söndükten sonra gökyüzünün gece güzelliği çıkıyor ortaya... şehir hayatında neredeyse unuttuğumuz binlerce yıldız göz kırpıyor bana ve mutluluğum dayanılamayacak noktalara erişiyor... bu kadar yoğun ve böyle doğal yollarla mutlu olmak insana bazen fazla gelebilirmiş onu öğreniyorum... korkutucu güzellikte binlerce yıldızın büyüsüne bırakıyorum kendimi... saymaya kalksam sabahı bulur...

samanyolu gözlerimin önünde fütursuzca uzanıyor... esirgemeden, sakınmadan güzelliğini...

Madagaskar'da gökyüzü hem gece hem gündüz büyüleyici...

bu kadar yıldızı bir arada hiç görmemiştim...

şaşkınlıkla yıldızlarda kaybolan ben... yüzüm yıldıza bulanmış...

Bu kadar güzel bir gökyüzünün altında deliksiz bir uyku çekiyorum tabii ki... rahat, binlerce yıldızla dolu, harikulade rüyalara dalıyorum... Madagaskar'da yaşadığım en güzel gece bu... tokum, temizim, ruhum coşkun, gözüm doğanın her türlü aşkına doymuş olarak uyuyorum... sabah beş buçukta uyanıyoruz... harika bir kahvaltı bizi bekliyor...

belli ki herkes rahat uyumuş... herkesin yüzü parlıyor sabah sabah...

hatta bir ziyaretçi bile ağırlıyoruz...

karşı köyden gelen bu aile sabah kahvaltımızda bize eşlik ediyor...

yine çocuk ve yine çocuktaki Ebru korkusu...

eh suratımdaki bu komik ifadeden ben de korkabilirdim...:)

Kahvaltıdan sonra nehirdeki son günümüze ve Tsingyler'e doğru yola çıkıyoruz...

yine bir macera, yeni bir macera...

AddThis Social Bookmark Button

joomla statistics