gezimanya.com

Çok yakında gezimanya.com sitesinde de yazılarımı okuyabilirsiniz.

Yeryüzüne avare avare dolaşmaya geldik,
sana bundan farklı bir şey söyleyen olursa aldırma!
KURT VONNEGUT

tak tak... kim o?

Şu anda 40 konuk çevrimiçi

cidden hala üye değil misin?

Aktivasyon mesajı beklemeyiniz, Godot gelmeyecek:) Üyeliğiniz admin tarafından otomatik olarak onaylanacaktır.



Tsiribihina Nehri üzerinde günler geceler...

Yazdır PDF

Global Hareketlenme - Madagaskar

Ebru'nun seyir defteri: 14 Nisan
Nehir'le ilk karşılaşma...

Miandrivazo şehri, Tsiribihina (okunuşu "şiribin" gibi bir şey) nehir yolculuğunun başladığı ilk nokta... önce Mahajilo adındaki Tsiribihina nehrinin ilk kolundan giriyorsunuz nehir yolculuğuna... direk Tsiribihina'dan başlamak hem zor hem de yavaş yavaş alışmak gerekiyor nehrin büyüklüğünü görünce... "pirogue" denen el yapımı kanolara ilk bindiğimde ve nehre açıldığımda "ne yaptın sen Ebru" diyorum kendi kendime... ne kadar büyük ve kahverengi bir nehir bu böyle... daha sadece koluymuş oysa ki nehrin... ve her nehir kolu gibi, ana nehre kıyasla ufacıkmış... ertesi gün Tsiribihina'nın kendisine çıktığımda öğreniyorum bir nehir ne kadar büyük ve geniş olabilirmiş... bazı noktalar, abartısız söylüyorum, yürünecek olsa, Taksim Meydanı ve Galatasaray Lisesi arası kadar eder...

Biz çocuklarla ilgilenip, sıcaktan kelimenin gerçek anlamında erirken, Laz, Didi ve kano sürücülerimiz olan Tamby ve Pe kanolarımızı hazırlamakla meşguller... bu fotoğrafta en arkada bulunan ve kanoya yakın olan ikili Tamby ve Pe... çok heyecanlıyım, bu akşam nehrin sularında güzel bir gezintiden sonra akıntının izin verdiği bir alandan yaklaşıp kendimize kalacak yer arayacağız... başlangıç noktamızı görmek için haritaya tıklayın...Daha Büyük Görüntüle

Kanoda üçü yolcular, ikisi kano sürücüleri için olmak üzere beş bölüm var... ilk ve son bölme kano sürücülerine ait... onun dışında kalan alanlara, yiyeceklerimiz ve içeceklerimiz konduktan sonra, her bölmenin arkasına bir bavul ve bavulun üstüne üzerinde uyuyacağımız matrisler yerleştiriliyor... yani matrisin ıslanırsa gece ıslak ıslak uyursun, o sebeple olabildiğince dikkatli olmalısın elini kolunu nehre sokarken... üç günlük yemek, içecek ve sırt çantalarımızı yerleştirdikten sonra artık nehre açılmaya hazırız... hayal ettiğim gibi kanoda tavuk yok maalesef... ama zaten artık kano o kadar tıka basa dolu ki, tavuğa yer de yok... ya nasip, bindik bir alamete, gidiyoruz kıyamete hesabıyız...

bu arada Aybala ve ben yeni terliklerimiz ve çantamızda krakerlerimizle yolculuğa hazırız...

ve ilk kez nehre çıkıyoruz...

nehrin bu kısmında yalnız değiliz, ama bundan sonrasının yüzde doksanında sadece biz olacağız...

Henüz kafası iyi olmamış Didi küreklere asılmaya başlıyor... hafif bir ürperti duyuyorum... ya devrilirsek, nehir kapkahverengi, dibi görünmüyor, ne kadar derin acaba, altı balçık mı, düşsek bizi yutar mı, ya timsahlar... timsahlar kış uykusuna yatmış mıdır acaba? Allah'ım lütfen derin bir uykuda olsunlar... kanoların tamamı timsahın ağzı kadar zaten yandan... hah devriliyoruz, şimdi yana kayacağız... bir on dakika bu düşüncelerden sıyrılamıyorum... sonra nehrin güzelliği beni alıp götürüyor... alüvyona bulanmış bir nehir, sonu yokmuş gibi görünen bir gökyüzü ve yemyeşil sazlıklar... arkama yaslanıyorum ve keyfini sonuna kadar sürüyorum bu güzelliğin... devrilirsek de devriliriz napalım... yol boyunca bir çok kez devrilecekmişiz gibi geliyor ama kano canavar gibi, her seferinde kendi dengesini buluyor... zaten ilk gün hariç kanonun akıntıya salınmasıyla yol alıyoruz... zira kano sürücülerinin kafaları hep iyi... sürekli sarıp içiyorlar... ya uyuyorlar ya da konuşuyorlar...

bu nasıl bir gökyüzüdür böyle... kulağımda Tuva Semmingsen... Lascia ch'io pianga... muhteşem bir opera eşliğinde nehirde keyifteyim...

nehrin rengine bakar mısınız... bazen kahverengi bazen kiremit...

Elise'de kendinden geçirici güzelliğin tadını çıkarıyor...

sonsuzluk ve bir gün...

ve yavaşça Mahajilo üzerinde ilerliyoruz... bizden başka hiçbir şey ve kimse yok gibi nehirde...

işte kanomuz...

ve henüz sıcaktan kavrulmamış halim...

herkes kendi halinde nehir üstünde olma durumuna alışmaya çalışıyor... ertesi gün sanki kanoda doğmuş gibi olacak herkes...

Didi zaten kopmuş, dünyada değil, gördüğünüz gibi ot sarıyor...

makinemi Thomas'a veriyorum... elimin boşluğundan istifade kamerama sarılıyorum hemen...

bu fotoğraf buraya yanlışlıkla girmiş... aslında "Out of Africa" filminin bir sahnesi...:)

ve nehirde karşılaştığımız ilk insan...

ve diğerleri... bu arada Thomas, that's a great photo... congrats!!

bugün içinde gördüğümüz kanolar son kanolar oluyor, zira nehrin geri kalanında tek turist hatta zaman zaman tek insanlar biziz...

bakir bir doğada olmanın tadı paha biçilmez...

 

 

gördüğünüz gibi en öndeki Didi kaput... dünyayla iletişimi bitmiş durumda kendisinin...

 

 

ve Elise, Thomas ve Laza'nın bulunduğu ikinci kano... son gün onları hiç görmedik...

Reunion adalı Thomas Ah-Kow...

nehirde yıkanan yerliler... bizler için tabu olan çoğu şey onların doğal yaşam şekli...

gökyüzü gerçek olmayacak kadar güzel...

Aslında konaklayacağımız yer büyük bir köy olan Anosimena, fakat akıntı çok kuvvetli ve bir türlü yanaşamıyoruz köye... biraz daha ilerleyip şansımıza ilk düşen köye sığınacağız... bir on beş dakika daha süzüldükten sonra bir kıyıya yanaşıyoruz... kıyı dediğime bakmayın, bir pirinç tarlası ve kıyı bildiğin sulu bir kıyı... yükleniyoruz yatağımızı, çadırımızı, çantalarımızı ve başlıyoruz yürümeye dibini görmediğimiz suların içinde... dibini bilmediğim yere basma korkumu da zoraki burada yeniyorum... başa gelen çekilir...

önce sazlıkarın ve nehrin kıyıya vurduğu ağaç yığınlarının içinden geçip sonra da çamurlu bir suyun olduğu açık bir alana geliyoruz...

gördüğünüz gibi sanki bataklıkta doğdum... o derece rahatım...

gerçi siz bir de içimi bilseniz... yusuf yusuf...

Aybala da tam bir profesyonel, uyku tulumu ve çantasıyla nehir kenarında bir gece geçirmeye hazırız...

ama en son adımda su o kadar derin ve dip o kadar kaygan ki dengemi kaybedip oturuyorum suyun içine... bir bu eksikti...

başa gelen çekilir demiş miydim? sırılsıklam şortum ve yatağımla baş başayız...

Bu zorlu yolu geçtikten sonra, sürreal bir manzara çıkıyor karşıma... inanması o kadar zor ki... Aybala ile birbirimize bakıp "bunu kimseye gerçekten olduğu gibi anlatamazsın" diyoruz ikide bir... ulaştığımız yer, sadece beş altı sazdan yapılmış kulübenin olduğu bir kabile köycüğü... en fazla otuz kişi yaşıyor bu kabilede... anlaşılan gerçek bir Malagazi akşamı yaşayacağız... ama Allah'ın güzelliği ve sürprizi mi biter... böyle bir gün batımı ne gördüm ne de duydum kimseden... şükürler olsun diyorum tekrar tekrar dünyada cenneti yaşadığım için... dünya üzerinde cenneti buluyorum...

karşılama komitemiz...

Rehberimiz Laz köylülerle konuştuktan sonra misafirperver kabile üyeleri bizleri kulübelerinin tam ortasında bulunan köy meydanında ağırlıyorlar... hemen akşam inmeden çadırlarımızı kurup yerleşiyoruz... sonrasında Laz'ın bulunduğu alana örtümüzü serip şarkılar söylenecek ve harika sohbetlerin tadı kalacak damağımızda... ve harika bir Malagazi yerel yemeğinin tadına karışacak hepsi... Thomas'ın önünde durduğu baştaki çadır Aybala ile benimki...

Kabile kadınları hiç istiflerini bozmadan normalde ne yapıyorlarsa onu yapmaya devam ediyorlar, ama çocukların ilgi odağı oluyoruz birden... çocuklar için köyde hayat duruyor ve gece boyunca bizi izliyorlar, kıkırdıyorlar, oramıza buramıza sürdüğümüz kremlere ve sivrisinek kovuculara anlam veremeden bakıyorlar... onlar için doğal olan bizim için o kadar uç noktada bir yaşam tarzı ki... o sivrisinek kovucuları ve aldığımız sıtma ilaçlarını anlatsan da anlayamazlar... ayrı dünyaların insanlarıyız... zira burası bildiğim hatta belgeseller de bile gördüğüm hiçbir yere benzemiyor... bir şeyi daha açıklıkla anlıyorum burada, üzülerek... ne kadar da kopmuşuz doğadan büyük şehirlerde... doğa ile bağlarımı hemen yeniden kurmalıyım...

işte köyün tamamı bu kadar... ve köy meydanında çadırlarımız...

ve şaşkın tavuk gibi dolaşıp duran ben: "bu gerçekten gerçek mi?"

Tam durumun gerçekliğine alışmaya başlıyorum ki güneşin batışı ve doğanın bizi karşılamak için diğer bir sürpriziyle karşılaşıp dilimi ısırıyorum güzellikten... bu kadarı da fazla canım bünyeme... bu gökyüzünü Türkiye'ye götürebilir miyim? sizleri de yalnız bırakayım bu doğa harikası yerle...

 

 

peki siz hiç çifte gök kuşağı görmüş müydünüz?

ben sadece duymuştum ve bir şehir efsanesi olduğunu sanıyordum eskiden... ta ki......

bunu görünceye kadar... hadi bunu tanımlayacak sözcük bulun...

böyle bir gökyüzü daha olsun dünyanın başka bir yerinde...

ya da böyle bir gün batımı...

Her şey giderek daha da mı güzelleşiyor ya da ben öldüm de cennete mi geldim... burası nasıl bir yer böyle, neredeyim, ne yapıyorum, kimim, ne düşünüyorum, nereliyim, ne iş yapıyorum ne önemi var... ne kadar küçüğüm oysa... ve dünya ne kadar güzel... dünya bu kadar güzelse ya cennet ne kadar güzeldir... insan cennette güzellikten delirir mi? devrelerim yanıyor cidden, aklım böylesi bir güzelliği işlemekte zorlanıyor... bir kenara çekilip sessizce şükür edip ağlıyorum... insanı bazen güzellik de ağlatır... ağlatıyor.... burada sema yapsam uçarım, bir daha da geri dönmem gibi geliyor... zihnimde ney üfürmeleri... zihnim zaten kendinden üfürülmüş... ruhum akıp gidiyor... bu kadar güzellik insana fazla geliyormuş, öğreniyorum...

Bu arada ben kendimden geçmiş durumda mest ve esrik haldeyken Laz yemeği hazırladıklarını ve gelmemiz gerektiğini söylüyor... hava iyice kararmadan yemeliyiz çünkü birazdan tüm bu güzellikler zifiri karanlığa ve sonrasında da bir an her yeri aydınlatan bir şimşek ve gök gürültüsüne bırakacak... biz ortalıkta şapşal şapşal gezerken, köyün diğer tarafındaki başka olaylar dönüyor... Aybala'nın doktor olduğunu öğrenen Laz bakması için bir kız çocuğu getiriyor... çocuğun kulağında bir iltihap var ve nasıl olduysa lenfi dışarı çıkmış iltihaptan... Sunacığım sağ olasın, senin antibiyotikler bir kez daha işe yarıyor... bir de ecza deposu diye dalga geçmişti Daniella, işte işe yarıyor ilaçlarım... hatta keşke daha fazla getirseymişim... Aybala çocuğu kontrol ettikten sonra Thomas ile yarayı temizliyorlar... bilin bakalım tek tentürdiyot ve gazlı bez kimde var... :)))

sınır tanımayan doktorumuz iş başında...

gerçekten oradakilerin bir işine yaradığımızı düşünüp arkadaşımla gurur duyuyorum...

bu ertesi sabahın fotoğrafı, saçı örgülü olan kız çocuğu gündüz gözüyle kontrole gelmiş...  yanındaki mavi lambalı olan da annesi...

lamba Malagazili kadınların geleneksel giysisi...

Biz geceye devam edelim... yağmur yağacak gibi olduğundan, Laz ve Didi sofrayı kabile evlerinden birinde kurmaya karar veriyorlar... mutfaktan (yani açık hava mutfağından) nefis kokular yayılıyor... kurt gibi açım... güzellik insanı acıktırıyor da...

eski usul aliminyum tabaklarımız, Malagazi pilavı, zebu yahnisi ve mum ışığında romantik bir yer sofrası...

sonunda Laz da bize katılıyor ve yemeğe başlıyoruz...

ve Antsirabe'den aldığımız ünlü gri şarap...

Asıl şenlik yemek sonrası, karanlık çökmeye başlayınca alevleniyor... bu yanımda gördüğünüz delikanlının bir kasetçaları var, kasette hep aynı Malagazi müziği... sabaha kadar aynı müziği dinliyoruz anlayacağınız... ilk yarım saati ninni gibi geliyor o yorgunluğun üzerine ama uyumaya çekilince işkenceye dönüyor müzik... şu an bile hala aklımda tırınırırrııı tırınırrıııı melodisi... meydana örtüler seriliyor, titrek bir mum ışığının gölgesinde sohbetler ve oyunlar başlıyor...

 

herkes birbirinden mutlu... tabii gece yağacak yağmurun çadırlara gireceğinden kimsenin haberi yok daha...

mutluluktan tam bir şebeğe dönmüş durumdayım...

kabile gençleri ve biz çok keyifliyiz...

Bu arada şimşek çaktıkça bütün köyün bizi izlediğini farkediyoruz... karanlıkla tam bir kamuflaj halinde olan kabile üyeleri çadırlarımızın etrafına oturmuş bizi izliyorlar... hiç bu kadar azınlıkta hissetmemiştim kendimi... bütün kabilenin akşam eğlencesi oluyoruz bir anda... şimşek çaktıkça gördüğümüz gözler ve bembeyaz dişler kalabalığın büyüklüğünü gösteriyor ikide bir... biz de derin bir sohbet halindeyiz, herkes birbirini tanımaya çalışıyor... herkes ülkesini anlatıyor... herkes ülkesine bayılıyor, içimdeki milliyetçi yönün bu kadar gelişmiş olduğunu ve İstanbul'u bu kadar güzel tasvir edebileceğimi bilmezdim...

Tom'un koluna kocaman bir peygamber devesi konuyor, yeni eğlencemiz kendisi...

biz de karanlıkta yüzümüze gözümüze çarpan uçan yaratıklardan korunmaya çalışıyoruz, oysa onlar bu çocukların oyuncağı...

eh tabii o müziği bu kadar çok çalarsan ben de girer koluna halay çektiririm sana...

Afrika dansı bir çeşit halaya benziyor, olduğun yerde dönüp duruyorsun...

Gece kano sürücülerimiz bir çeşit strateji oyunu oynuyorlar... iki kişiyle oynanan oyunda gördüğünüz alanlarda üç taşınızı düz bir çizgi haline getirip rakibin hareketini kısıtlamanız gerekiyor... sırayla ufacık bir kabile delikanlısı önce Daniella'yı, sonra Elise'yi ve Tom'u, sonra beni ve Aybala'yı bir güzel yeniyor... Allah'tan bu sefer parayla oynamıyoruz yoksa bir 40 Avroda buraya bırakırdık... yerlilerin bizden rüşvet almak gibi bir dertleri yok, para ile işleri bile olduğunu sanmıyorum... zira hediye bırakmak kibarlık, para vermek kabalık sayılıyor böyle yerlerde... harika bir geceden sonra, hafif hafif yağmaya başlayan yağmurun da etkisiyle çadırlarımıza çekiliyoruz...

Önce her şey harika, çisil çisil yağmurun sesi, açık tentemizden gördüğüm bir hiçlik denizi, uykuuuuuuuuuu uykuuuuuuuuuuu diye inleyen gözlerim... ama hava çok sıcak ve çadırın içi kavruluyor... üstelik uyku tulumum eksi on derecede koruyucu olarak kullanılan bir tulum, ne de olsa Kaçkarlar için almıştım... sıcakla kalmıyoruz bir de yağmur öylesine hızlanıyor ki çadırımız su içinde kalıyor... Aybala uyku tulumunda yenmeye hazır derecede piştiğinden iyice darallanıyor, çadırın havalandırmalığını açsak içeri su doluyor... uyku haram bize bu gece sanırım... bir de arkadan gelen müzik ve kahkaha sesleri uyumayı iyiden iyiye zorlaştırıyor... ha bir sağ, dur bir sol derken uyumaya çalışıyoruz ama olmuyor... saat daha on gerçi ve yağmur eninde sonunda duracak... tam "hah işte durdu" derken, birden yeniden hızlanıyor... Laz çadırları kontrole geldiğinde durumu anlatıyoruz... bu sefer bize bir "laz" çözümü bulup zaten kavrulan çadırın üstüne büyük çöp torbaları seriyor... son hava akımımızda böylece kesilince zaten pişmiş olan bedenlerimiz artık kıtır kıtır yenmeye hazır hale geliyor... sinirimiz bozulmuş bir halde kıkırdıyoruz çadırın içinde, yapabilecek hiçbir şey yok gerçekten... yağmur nihayet bittiğinde Aybala çoktan uyumuş... gökyüzüne bakıyorum, en son bu kadar yıldızı bir arada nerede görmüştüm acaba? çekilen bulutların arkasından yıldız şöleni başlamış gökyüzünde... bu gece doğa bize gerçekten her haliyle çok cömert davranıyor... sesler de kesilince artık uyku zamanı... öyle derin ve güzel uyuyorum ki...

Rüyamda doğa annenin kollarındayım...

sabah gülümseyen Sakalava kabilesi üyeleriyle...

Sabah beş buçuk gibi uyanıyoruz... Aybala uyku tulumunda kalamadığı için yarı ıslak, bense tulumdan bir an bile çıkmadığım için hafif pişik durumunda... güneş parıldıyor ve yeni bir nehir günü bizi bekliyor.... kahvaltının ardından yeniden nehirde olacağız... yine bir kabile evinde kahvaltımız hazırlanmış... bol enerjili bir nutella, bal, süt ve muz var kahvaltıda...

böyle bir kahvaltıdan sonra yepyeni bir nehir gününe hazırım...

ilk kez bir nehir kenarında uyanmanın keyfiyle sarhoş, yola koyuluyoruz...

ikinci nehir günü çok yakında....

AddThis Social Bookmark Button

joomla statistics