gezimanya.com

Çok yakında gezimanya.com sitesinde de yazılarımı okuyabilirsiniz.

Yeryüzüne avare avare dolaşmaya geldik,
sana bundan farklı bir şey söyleyen olursa aldırma!
KURT VONNEGUT

tak tak... kim o?

Şu anda 39 konuk çevrimiçi

cidden hala üye değil misin?

Aktivasyon mesajı beklemeyiniz, Godot gelmeyecek:) Üyeliğiniz admin tarafından otomatik olarak onaylanacaktır.



Tana- Antsirabe- Miandrivazo: yollarda bir gün...

Yazdır PDF

Global Hareketlenme - Madagaskar

Ebru'nun seyir defteri: 14 Nisan
Bir günde hem şehirler geçip hem de nehirde gecelemenin keyfi...

Efendim, Aybala geldi, geldiği gibi eşyalarımızı bırakıp birbirimize maceraları anlatmaya başlıyoruz... o Nairobi'de geçirdiği sancılı geceyi ve ertesi günün telaşını ben de Tana ve Antsirabe'de yapıp ettiklerimi... bu arada o saatte güvenli ve açık olan bir pizzacıda pizza yemeye gidiyoruz...az tehlikeli olan sol yoldan... dönüşte şaşırıp sağ yola girince neden o saatte tehlikeli olduğunu anlıyoruz Tana'nın... bir sürü genç hatta çocuk yaşta kadın sokaklarda müşteri bekliyorlar... Aybala'ya "çabuk olalım, bu gece de bizi hayat kadını sanıp içeri almasınlar" diyorum... gülüşüyoruz, Malagazililerin yemek için paraları yok ama belli ki başka şeyler için para ayırıyorlar... bu kadar çok kadın müşteri beklediğine göre... içim acıyor Tana'nın gece haline...

Aslında amacımız pizza yemek değil Aybala gelir gelmez hemen Antsirabe yollarına düşmek... ama Madagaskar'da hiçbir şey planlandığı gibi gidemiyor maalesef...  sabahtan ayarladığım başka bir taksi şöförü önce benden 400.000 Ar yani 160 Avro istiyor, soygunculuğun da bu kadarı... sonra ortadan kayboluyor, üstelik fiyatı da 70 Avroya kadar düşürmüşken... Jackie'ye dün bütün gün ödediğim parayı Yok'a- evet şaşırmayın adamın adı Yok- sadece Antsirabe'ye gidebilmek için ödeyeceğim... ama onun yerine Yok'un arkadaşı ile anlaşıyorum 65 Avro'ya... Aybala beklenenden çok geç gelince Yok su koyveriyor... geceleri otoyollar!!!! tehlikeliymiş... ama sabah üçte yola çıkmayı kabul ediyor... bunu da anlamış değilim, geceleri Madagaskar'ın otoyollarında ne işler dönüyor da sabah üçte ve hava hala aynı karanlıktayken yola çıkabiliyorsun... gece dokuzda başına gelen sabahın üçünde gelmiyor mu? ya da sabahın üçüne kadar kurt adama mı dönüşüyor bu Malagazililer anlamış değilim hala... varsa bir bilen bana da anlatsın...

Neyse efendim üçte yola çıkıyoruz sabaha karşı; o gece Anjary'de bir gece daha ekstradan konakladıktan sonra... hesapta akşama yola çıkıp o geceyi Antsirabe Green otelde geçirecektik... neyse ki istediğimiz saatte Antsirabe'de olup yola çıkabileceğiz... yine aynı yollar ama bu sefer koyu bir sohbet var... gerçi sohbeti biz etmiyoruz... sohbet de denmez... bir çeşit monolog... şöförümüzün yanında ikinci şöför olarak gelen arkadaş hiç durmadan konuşuyor... merak ediyoruz ne konuştu bu adam sabaha kadar... bildiği bütün fıkraları anlattıktan sonra üstüne kaynanasının siyatiklerinden bahsetti sanıyorum... bir fikrim yok konu hakkında...

yollarrrrr yollarrrrr....

yanımdaki şapkalı Juha Kankkunen'e bile taş çıkaracak hızdaki şöförümüz ve diğeri sürekli konuşma şampiyonu kopilotu...

Yeni şöförümüz, dün beni Jackie'nin dört saatte getirdiği yolu, üç saatte alıyor... bir de Jackie'ye hızlı diyordum... yolda sabahın dördünde koşan bir çocuğa vurmayı da ihmal etmiyoruz... şoka mı girsem durup çocuğa mı yardımcı olsam bilemiyorum... ama ne duruyoruz, ne de şoka giriyorum... sadece uyanıyorum... Aybala'da tedirgin oluyor biraz ama şöför o kadar rahat devam ediyor ki yola, şaşıramıyoruz bile... sabahın körü ve insanlar akın akın yol kenarında koşuyorlar... bu durum bizim çocuğa çarpmamızdan daha şaşırtıcı geliyor ikimize de... neyse sabah altı, altı buçuk arası yine Antsirabe tren istasyonundayız... sekiz gibi Bee ile buluşacağız, bu arada da planımız pousse pousse'ye binip biraz gezinmek...

 

Bu Antsirabe'nin garip bir haberleşme sistemi var, daha dakika bir gol bir eşyalarımızı toplayıp pousse pousse bakınacağız ki arkamdan biri "Ebruuuwwww" diye bağırıyor... o da kim? dönüp bakıyorum ve Bee ile karşılaşıyorum, ne zaman haber aldın , nereden haber aldın be kardeşim... belli ki gizli saklı bir şey yapmak istesek Antsirabe'de mümkün değil... tren istasyonundan yürümeye başlıyoruz birlikte... bize şehri Bee gezdirecek belli ki... biz değil ama eşyalarımız bir pousse pousseye yükleniyor... bu andan sonra siz de bizimle birlikte Antsirabe'yi gezin haydi...

Antsirabe Tren İstasyonu... treni olmayan tek istasyon...

Tren istasyonunun bitiminde, ana yola çıkarken Madagaskar'da barış içinde yaşayan 18 kabilenin sembollerinin bulunduğu bir anıt var... gerçekten muhteşem bir anıt, insana artık kabileler diyarında olduğunu hissettirecek kadar derin bir anlamı var...  sembollerin hemen altında gördüğünüz gibi bir zebu kafası var... zebu bu insanların her şeyi... "zebu sen bizim her şeyimizsin!!!" daha önce de belirttiğim gibi, Madagaskar'a giderseniz zebu çalmayın... tutuklanmakla kalmaz bir de yerel halk tarafından kurşuna dizilirsiniz... şaka değil...

18 Kabile Anıtı, Özgürlük Meydanı'nın tam ortasında bulunuyor ve şehri gezmeye başlamak için çok ideal bir nokta...

Özgürlük Meydanı'ndan Antsirabe tren istasyonunun görüntüsü...

Biraz ilerideki termal otel Hotel Des Thermes... bu otelin hayaletli olduğu ve dışının güzelliğine rağmen içeridekilerin korkunç deneyimler yaşadıklarına dair söylentiler duydum Bee'den... burada kalmayı isterdim doğrusu, polisten daha ürkütücü olamazdı herhalde...

şehrin her yerinde kiliseler ve katedraller görebilirsiniz...

bu da konservatuvar binası... Antsirabe'nin bir devlet konservatuvarı var...

ve işte nihayet iş bekleyen pousse pousse sürücüleri...

Bütünüyle farklı mimariye sahip olan Antsirabe evlerinin içinde gezmek size neo-gotik ve art deco mimari tarzlarının bir şehirde ne kadar farklı uygulanabileceğine dair fikir veriyor... kafanızı dönüp baktığınız bir yer Miami'ye benzerken diğeri Viyana'daymışsınız hissi veriyor insana... koloni döneminde yapılmış binaların çeşitliliği insanı inanılmaz derecede şaşırtıyor... yerel Malagazililer'in evleri ise farklı tabularla döşeniyor... bu yerel evlerde her şey tabulara göre döşenmiş, örneğin ebeveyn odası evin kuzeydoğu köşesine yapılıyor her zaman... bu da Bee'den öğrendiğim bir bilgi... ve çok şaşırtıcı... "mimari tabu" diye bir şeyi ilk defa duyuyorum ne de olsa...

1920'lerde inşa edilmiş olan Antsirabe Katedrali...

acayip gotik değil mi?

Yarım saatlik bir şehir turundan sonra, Bee bizi kahvaltı etmek ve biraz dinlenmek üzere şehir merkezindeki Chez Billy restoranına getiriyor... buraya gelmem harika oldu çünkü, gerçekten ilk planımda bu sabah burada kahvaltı etmem gerekiyordu... evet planıma sadık kaılyorum ve Fransız bir ailenin işlettiği Chez Billy'de muz, nutella, Malagazi ekmeği, tereyağ ve açık çaydan oluşan kahvaltımızı ediyoruz...

Chez Billy ayrıca bundan sonra nehir yolculuğu için birlikte hareket edeceğimiz Elise, Tom ve Daniella ile buluşacağımız nokta... baştan beri nehir yolculuğuna tek çıkmak istememiştim ve Miandrivazo yerine onlarla Antsirabe'de buluşacak olmak yolculuğun daha eğlenceli geçeceğine ilk işaret... Bee onların bize Miandrivazo'da katılmaları yerine şimdiden tanışmamızı istemiş... burada bize yerel bir rehber ayarlayacak ve bundan sonraki seyahatimizin emin ve güvenli geçmesini sağlayacak couchsurfing'den tanıştığım arkadaşım Bee...

Chez Billy'nin kalabileceğiniz temiz ve güzel odaları da var... burada kalmak tam bir "out of Africa" filmi deneyimi olabilirdi aslında... oda fiyatları ise en fazla 10 Avro... servis elemanları gayet nazik ve yardımseverler...

Chez Billy aynı zamanda yerel ressamların resimlerini de sergiliyor...

arkadaşım Bee... iki çocuk sahibi olan Bee, sağlam bir rock hayranı... kemerinden de fark edebilirsiniz...

Kahvaltıdan sonra nehir ekibiyle ve rehberimizle tanışıyoruz... rehberimizin adı "Laz"... bana da başka isimler düşmüyor zaten, Jackie Chen ve Yok'tan sonra bir de Laz... asıl adı Rasta Randriamihaja Laza Soloniaina... herkes ona kısaca Rasta Laz diyor... rastalı Laz... aklıma bin bir türlü sahne geliyor Trabzon'dan ve gülümsememi bastırıyorum...Miandrivazo'ya vardığımızda pirog sürücülerimizle de tanışacağız... burada sadece bize katılacak Fransız bir çift, İngiliz bir özel eğitim öğretmeni ve biz varız... fıkra gibiyiz... bir Fransız, bir İngiliz ve bir Türk bir nehre gitmiş........ burada Bee bize bir minibüs kiralıyor ve yola çıkıyoruz... ama önce biraz pousse pousse ve alışveriş zamanımız var... biz de atıyoruz Aybala'yla kendimizi dışarı...

biraz da pousse pousse ile gezelim... nihayet...

yok bu tamamen şaka... bir yarım saatlik pousse pousse gezisi ve alışveriş sonrası yola çıkıyoruz... nihayet gri şarap da alabiliyoruz...

markette fotoğraf çekmek yasakmış, bunu gizlice çekiyorum... yetmedi tutuklanma korkusu...

bunlar Antsirabe'nin gri şarapları... tanesi 2 Avro...

Antsirabe'nin içinde biraz orada dura biraz burada dura "mora mora" yolculuğumuza başlıyoruz... hedefimiz 220 kilometre uzaklıktaki Miandrivazo şehri... önce Laz'ın evinde duruyoruz eşyalarını almak için... sonra aşçımız Didi'nin...sonra da şöförümüzün...

yolda bir çok pousse pousse sürücüsüyle karşılaşıyoruz... Antsirabe rengarenk...

zor meslek vesselam... üstelik çıplak ayak...

burada "Zidane" bir futbolcu adı değil, pousse pousse sürücülerinin kendilerini hızlarına göre adlandırdıkları isimler... tıpkı "Air France" gibi...

bu insafsızlar bir de yüklerini yüklemişler pousse pousseye...

bu sürücü de müşteri bekliyor...

renkleri ve üzerindeki yazıları hangi kabileye ait olduklarını gösteriyor pousse pousselerin...

Antsirabe ve yol üzerinde ana iki kabile var... Betsileo ve Merina kabilesi üyeleri... Betsileo daha çok Miandrivazo yolu üzerindeki küçük köylerde yaşarken Merina'lar Tana ve Antsirabe gibi büyük şehirlerde yaşamayı tercih ediyorlar... Antsirabe Madagaskar'ın üçüncü büyük kenti... Vakinanakaratra bölgesininse en büyük kenti... aşağı yukarı 183.000 kişi yaşıyor burada... şehrin rakımı 1500 metrelerde... oldukça yüksek ve bu sebeple Tana gibi geceleri soğuk oluyor... yaz aylarında bile... bu Miandrivazo'dan sonra kesinlikle en çok özlediğim özelliği oldu buraların... şehir 18. yüzyılın sonunda Norveçli bir misyoner tarafından termal banyo turizmini geliştirmek için kuruluyor ve 19. yüzyılın en popüler termal turizm alanı oluyor Avrupalı turistler için... zaten adı "çok tuzlu su" demek... biraz da Antsirabe'nin fakir bölgelerini gezelim fotoğraflarla...

çocukların bulunduğu alan yerel bir lokanta...

içeride yemek yapılıyor, etraftaki iş yerlerine satılmak üzere...

 

 

 

kadınların neredeyse hepsinin sırtında bebekler var...

yine başlarının üstünde sepetler taşıyan insanlar...

çocuklar...

Ama bu teyze aşmış artık... kafasında dört tane sepet var ve rahatlığa bak... bir de rahmetli anneannem zarafet dersi diye kafamda kitap taşımamı istediğinde çıldırdığını düşünürdüm... kitap ne ki bu kadına dünyayı ver taşır başında... rahatlığına bakar mısınız?

teyzeler hep yalın ayak...

bu fotoğraf arkadaki resimle ayrı bir tezatlık taşıdığı için Antsirabe'deki favori fotoğrafım...

hangisi gerçek?

ve artık Miandrivazo'ya doğru yola çıkıyoruz...

sabah üçten altıya kadar 180 kilometre geldik, şimdi de Miandrivazo'ya kadar 220 kilometrelik yolculuğumuz başlıyor...

Ben çok yol gezdim, dünyanın bir çok yerinde bir çok farklı araçla yolculuk yaptım ama bu kadar güzel bir gökyüzünü ve belgesellerde rastlanabilecek tarzda derin bir keyfi Antsirabe- Miandrivazo yolunda yaşadım... iyi ki gelmişim dedirten yeşillikte ve mavilikte bir yolculuk oldu bu yol bana... kulağımda Bob Marley ezgileri de cabası... haydi birlikte gezelim biraz...

tarlalarda çalışanlar... bu adamı yakından inceleyelim...

Pirinç tarlasında yürümek zor iştir... yer balçık ve gerçekten kaygandır...  bizzat deneyim ettim... buradaki en  güçlü gözlemim Malagazililer'in bedenen ne kadar kuvvetli ve sağlam oldukları yönünde... sadece bu fotoğraf bile bunu kanıtlıyor zira... başının üstünde koca bir sepet taşımakla kalmıyor bu kişi... elindeki aletle tarlanın dip çamurunu eşeleyip aynı zamanda kaygan zeminde de düşmeden yürüyor... bence bu bir mucize... hazreti İsa'nın suda yürümesi gibi bir şey... bu insanlar gerçekten mucizeviler...

yol üstünde köyler ve yemyeşil arazileri...

şelaleler de cabası...

burada yaşamak ne güzel olurdu... en azından bir süre...

tarladan kalanları yakma süreci...

yemyeşil tepeleriyle yol uzayıp gidiyor... bu arada bu bir otoyol...

günün sıcaklığından kaçan aileler...

ve yine baş tacı taşıyıcılar...

burası cennet değil de neresi şimdi?

sözümün bittiği nokta efendim...

 

ve böyle güzel bir gökyüzü...

 

şimdi geri gitmek istedim... var mı Miandrivazo yolunda rehbere ihtiyacı olan?

Route 34 üzerinde yaklaşık bir saatlik bir yolculuktan sonra Betafo köyüne varıyoruz... Betafo yine bu adla anılan kabile üyelerinin yaşadığı şirin bir köy... burada asıl duruş sebebimiz sıcaktan piştiğimiz için biraz nefes almak... benim sıcak soğuk dengem bozuk olduğundan pek farkında değilim ama diğerleri hafiften erimeye başlamış bile... ne de olsa aslında bir taksi brousse ile seyahat ediyoruz...

Betafo'da insanlar çok çalışkanlar...

Antsirabe'nin 22 kilometre batısında bulunan Betafo adını "çok çatılı" bir yer olduğu için almış...

Betafolular için de "çok çatılı yerin insanları" deniyor...

sürekli hareket halindeki insanlar...

 

 

 

 

 

bunlar da köyün yaşlıları...

Betafolular'la ben ve Aybala...

ve alışveriş... yediğim en ekşi mandalinaları satın alıyoruz...

ve nehir grubunun ilk fotoğrafı...

Aybala'nın yanında oturan yeşil tişörtlü Daniella... kendisi bir İngiliz değil, birleşik krallıklı... kendisine İngiliz denmesinden hoşlanmıyor... diğer yanındaki Elize ve Tom ise Mauritius'un hemen yanındaki Reunion adasındanlar... Elise dişçi ve Tom bir hemşire... takımı kurduk doktorumuz da var... zira Tom ve Aybala gerçekten harika bir ekip oluşturup bir kaç yerliye şifa dağıtıyorlar... bir de benim yanımdaki ecza deposu tabi... iyi ki taşımışım hepsini... Suna'cığım  (Suna Yıldız) sana da ayrıca teşekkürler... senin ilaçlar Afrika'da yerlerini buldu... Betafo köyünden ayrılıp harika otlaklara ve dağlara doğru yolculuğumuzu sürdürüyoruz... Soavina Antanety, Androtrakely, Tsimandiarano, Ambohimena Atsimo, Mandoto gibi küçük köyleri ve kasabaları geçiyoruz Route 34 üzerinde...

 

 

 

Morafeno'da bir başka nefeslenme molası için duruyoruz... işte burada bir bukalemun tarafından, bu sefer daha acıtıcı bir şekilde ısırılıyorum... neyse ki bukalemunların ağızlarından herhangi bir mikrop bulaşmıyor... "kuduz değilse tabii" diyor Aybala, "şimdi hayvanı takip edemeyiz kuduz mu değil mi diye..."

işte bu arkadaş tarafından ısırılıyorum... şimdi ondan bana kalan iki küçük diş izi..

inşallah geçmez hiç...

akşam yemeği için Laz alışveriş yapıyor... gerçi Madagaskar ananasını beğenmedim ama olsun...

yolumuza zebuların arasından devam ediyoruz... gökyüzü muhteşem, yol harika ve müzikten kafam iyi oldu... aşk sarhoşuyum resmen...

 

Madiokely köyünden geçiyoruz... çocuklar beş taş oynuyorlar burada da...

 

zebularrrrrr zebularrrrr....

termit tepesi denen tepede sigara molası veriyoruz... artık Miandrivazo'ya çok az yolumuz kaldı...

yorgun ama keyifliyiz...

yorgunluğum yüzümden de belli... biraz da aşk sarhoşuyum demiştim...

turuncu çiçeklerin hiç durmadan devam ettiği muhteşem bir yolu da bitirip nihayet Miandrivazo'ya varıyoruz...

veeeeeee nihayet sabahın üçünde çıkılan 390 kilometrelik route 7 ve route 34 yolları öğlen iki gibi bitiyor... Miandrivazo'da öğlen yemeği molası ve alışveriş için bir iki saat kalacağız...

Miandrivazo pansiyonları... geceliği 5 ile 7 Avro arası konaklayabilirsiniz...

biz akşama kadar nehirde ve sonrasında bulduğumuz bir nehir köyünde sabahlayacağız...

Bir şeyler yedikten sonra Aybala ile terlik almaya çıkıyoruz... iki çift terlik için hafif bir pazarlıktan sonra 10.000 Ar yani 3.5 Avro ödüyoruz... biraz kazıklandığımızı düşünüp Laz'a soruyoruz... aldığımız cevaba göre kazıklanmış da olabiliriz kazıklanmamış da... genel olarak bu Malagazililer'in cevapları çok ucu açık... yoruma her zaman yer var bu topraklarda...

bunlar Aybala'nın terlikleri...

bunlar da benimkiler...

artık renkleri kahverengi nehrin suyu yüzünden ama ben gene de hatıra olsun diye getirdim ve hala keyifle giyiyorum evde...

Miandrivazo'da sokak satıcıları...

Miandrivazo Tsiribihina nehir turunun başladığı nokta olduğu için önemli bir nokta... bunun dışında aslında gezilip görülecek pek bir şeyi yok... gece konaklamak için uygun değil yani... uygun değil doğru olmadı pek, gerekli değil diyeyim...

yine eklektik koloni binaları...

pousse pousselerin yerini alan bisikletli sürücüler...

eskiden sağlık merkezi olarak kullanılan bina... şimdilerde kapalı... mümkünse hastalanmayacaksın buralarda...

ve bu da Madagaskar'da gördüğüm ilk kedi...

mıncıklamak istiyorum ama bugünkü hayvan ısırığı haddimi doldurdum...

kedinin sahipleri...

çok tatlılar değil mi?

daha büyük ablalar... yine başlar dolu...

şu güzelliğe bakar mısınız... saçları örmek de ayrı bir sanat kadınlar arasında...

Buradan sonra artık nehir gezimize başlamak üzere nehre doğru yürüyoruz... ve inanılmaz zorlu ama bir o kadar da keyifli bir başka Madagaskar macerası daha başlamış oluyor... çok yakında okuyacaksınız... bekleyin... Tsiribihina nehri bizi bekliyor...

AddThis Social Bookmark Button

joomla statistics