gezimanya.com

Çok yakında gezimanya.com sitesinde de yazılarımı okuyabilirsiniz.

Yeryüzüne avare avare dolaşmaya geldik,
sana bundan farklı bir şey söyleyen olursa aldırma!
KURT VONNEGUT

tak tak... kim o?

Şu anda 21 konuk çevrimiçi

cidden hala üye değil misin?

Aktivasyon mesajı beklemeyiniz, Godot gelmeyecek:) Üyeliğiniz admin tarafından otomatik olarak onaylanacaktır.



DİYARBAKIR

Yazdır PDF

Misak-ı Milli Sınırları - Güneydoğu Anadolu

OLAY: ŞEKER BAYRAMI GAP TURU

YER: DİYARBAKIR

TARİH: 30 AĞUSTOS 2011/ GÜN 1

FOTOĞRAFLAR: 2004 VE 2011 YILLARINDAKİ ARŞİVLERİMDEN DERLENMİŞTİR...

efendimmmm... bir tur rehberi programında daha beraberiz... biraz daha turlara katılırsam artık kendi tur şirketimi açacak kadar "bir turda neler yapılmamalıdır ve bir tur nasıl düzenlenmemelidir" konularına vakıf olmuş olacağım... 2011 ramazan bayramı kapsamında katıldığım GAP turunda tanıştığım çok hoş insanlar hariç, bu tur bana bunca senedir neden münferit gezdiğimi ve neden buna devam etmem gerektiğini bir kez daha gösterdi... yine de illaki Güneydoğu Anadolu'yu turla gezeceğim diyorsanız mutlaka uçaklı turlardan satın alın, çünkü hem zamandan kazandırıyor hem de şayet on gün boyunca otobüsle gezseydim nasıl bir ruh hastası olarak geri dönerdim bilemiyorum...

turumuzun ilk günüde daha ilk günden tur şirketinin hatalı organizasyonu sebebiyle tur arkadaşlarımı 25 dakika bekleterek Harbiye'de buluştuk... saat sabahın 4'ü... uçak hezeyanım hafif hafif tıklatmaya başlamışken en yakın arkadaşım pasiflora ve bu sefer daha kuvvetli ruhsal desteğim olan annemden öğrendiğim dualarla hava alanına doğru yola çıktık... en azından bu seferki uçak yolculuğum 12 saat değil ve artık fena halde beni rahatsız eden uçak korkumdan kurtulmaya kararlıyım... hatta o kadar gazlıyım ki "beni artık uzay gemisi keser, altı kurtarmaz" bile dedim hostese... hostesler yine şaşkın... bu sanıyorum uçaklardaki hobim haline geldi... uçak kalkarken bir yandan titriyorum bir yandan da Star Trek dizisindeki gibi "haydi Scotty paşa ışınla beni" diye dalga geçiyorum kendimle... "fakat burnum yolda Michael Jackson'inki ile karışırsa fena bozuşuruz" ... neyse efendim, check in / check out bagaj vesaire derken uçağımız olması gereken zamandan yarım saat önce Diyarbakır Havaalanına indi... fakat o da ne... dakika bir gol bir... ne rehber var piyasada ne de tur otobüsü... bizden yarım saat sonra inen şanslı tur sakinleri bile otobüslerine binip Diyarbakır yollarına düştüler bile... on dakika, yirmi, sohbet başladı tur sakinleri arasında, otuz, otuz beş, homurdanmalar başladı... insanlar aç, katliam çıkacak... tur rehberimizi aradık: "geldim" dedi " havaalanındayım"... bir yirmi dakika daha... gören de Diyarbakır Havaalanı 20.000 kilometrekare alana yapılmış sanacak... homurdanmalar iyiden iyiye yükseldi, rehberi arayanların sayısı çoğaldı... ben garip bir şekilde sakin sohbet ediyorum, ışınlandım ya bana yeter... geri bile dönebilirim... uçtum ya.... homurdanmalara içten içe yakası açık sözlere dönmek üzereyken tam bir saat on dakika rötarla rehberimiz teşrif ettiler... özürler dilendikten sonra "Allah'tan kibar adammış" dedim kendi kendime, yoksa bunu lime lime ederlerdi kesin... belki ben de ederdim çünkü pasifloranın etkisi kaybolmaya başlamıştı... velhasılı sonunda Diyarbakır'da kahvaltı edeceğimiz Hasan Paşa Hanı'na ulaştık...

Hasan Paşa Hanı öncesi Diyarbakır ile ilgili genel bilgiler vermek boynumun borcu efendim... zira çok köklü bir geçmişi ve coğrafi ve sosyo-politik bir yapısı var... Diyarbakır Yukarı Mezopotamya'da yaşayan çeşitli uygarlıkların etkileşim alanında yer almış hep... bu sebeple dokunduğunuz her yer tarih kokuyor ve efsanelerle yıkanıyor... Diyarbakır'ın ilk tarihi Yontma Taş Devrine kadar dayanıyor... 15.355 km. yüzölçümüne sahip Diyarbakır'ın nüfusu yaklaşık bir buçuk milyon... şehir, Karacadağ'dan Dicle Nehri'ne uzanan geniş bazalt platonun doğu kenarında, Dicle Vadisi'nden yüz metre kadar yükseklikte, yarım çanağı andıran bir zemin üzerine kurulmuş... Dicle Nehri çok önemli bir yer oluşturuyor kültürlerinde... bu nehri tanrıya giden yol olarak nitelendirmiş olan Diyarbakırlılar, yılın belli aylarında Dicle Nehri aracılığıyla tanrılarına dilekçe yolluyorlarmış... Hindistan'da Ganj, Anadolu'da Dicle... ayrıca elli milyon tonu aşkın alüvyon taşıyarak bu alanda Nil nehrini de solda yaya bırakıyor...

Dicle ile ilgili bilenen efsanelerden biri Danyal peygamber efsanesi... Allah tarafından Danyal peygambere bir vahiy gelir... "elindeki asa ile suyun çıktığı mağaranın ağzından itibaren bir çizgi çiz, su arkandan gelecek... ancak, yetimlerin, dul kadınların, fakirlerin ve vakıfların malına mülküne geldiğin zaman güzergahını değiştir ki, su bu insanlara zarar vermesin..." Danyal peygamber de emredildiği gibi bahsedilen hiçbir mülke zarar vermeden suyun yönünü Basra Körfesi'ne kadar çizer... bu sebeple Dicle nehri sürekli zikzaklar çizerek Basra'ya kadar ulaşır... şimdi dönelim Hasan Paşa Hanı'ndaki muhteşem kahvaltı sefasına...

Hasan Paşa Hanı üç yıl Diyarbakır valiliği yapmış olan Hasan Paşa tarafından 1570'li yıllarda yaptırılmış... içeri girer girmez hanın özenilerek üst üste konmuş taşları sizi esir alıyor... gösterişli ve kemerli yapısı kesinlikle farklı bir kültüre ayak bastığınızın habercisi...

Hele o kahvaltı yok mu... rehberin münasebetsiz geç kalmışlığını bile unutturdu... semaverden çaylar, on çeşit peynir, taze kaymak ve bal, kızartmalar, sigara börekleri ama özellikle kaçak çay... kahvaltımızı Mustafa'nın Kahvaltı Dünyası'nda yaptık... inanılmaz çeşitli kahvaltı tek gelirseniz 17 lira, tur ile gelenler fiyatı 12 lira... isterseniz kahvaltı keyfini size Mustafa Usta'nın kendisi anlatsın...

şen esprileri ile Semih Şentürk kahvaltımızı şenlendirdi:)

gördüğüm en efektif reklamlardan birine de bu handa rastladım...

bence bizim patrona da söylemeliyim bunu... Şişli'nin en iyi dershanesi nerde mi? perdenin arkasında...

Handan ayrıldıktan sonra Diyarbakır Ulu Cami'ne doğru yola çıktık... Diyarbakır'a seneler önce gelip birkaç gün kalmış olduğumdan yabancı hissetmedim kendimi... öyle çok büyük bir kültür şoku yaşamadım ama zaten tur o kadar koşuşturmacalı başladı ki değil kültür şoku elektrik şoku bile vız gelirdi hareketliliğimize... Ulu Cami Anadolu'nun en eski camilerinden biri... daha öncesinde Mar (Aziz) Toma Klisesi olan yapı, İslam ordularının milattan sonra 639'da Diyarbakır'ı almasıyla camiye çevrilmiş... Anadolu'nun birçok yerinde olduğu gibi bu Ulu Cami de devşirme bir cami yani... aslında kilise olmadan önce de bir saray olarak kullanılmış... yani kilise olarak da devşirmeymiş anlayacağınız...

Kavuran güneşin altında bir yandan rehberimizi dinlemeye çalışmaktan bir yandan da fotoğraf çekmek için uygun kare ve güneş pozisyonu yakalamaya çabalamaktan darallanmıştım ki, caminin gölgesinde dinlenen Diyarbakırlılara uymaya karar verdim... kenara oturdum ve bu caminin bana anlattığı tarihin derinliğine ve sunduğu huzurun hoş keyfine kapıldım bir anda... öylesine güzel duygulardı ki... Mevlana'yla birlikteydim sanki ya da Şems ile oturmuş sohbet ediyordum İpek Yolu üzerindeki bu camide... dönsem de olurdu, kalsam da, kıpırdamasam da, uyusam da olurdu, ağlasam da... ne farkı vardı ki altının üstünden, altıda Allah'tan geliyordu üstü de... ne farkım vardı oturduğum taştan... hepimiz yıldız çocukları değil miydik?.. sarmalandığım duygular selinden "anı tur kalmasınnnnnn" nidalarıyla ayıldım... günler ilerledikçe bu üç sözcük turun ana temasını oluşturacaktı...  henüz bunu bilmiyorduk....

 

 

 

 

 

Ulu Cami mimari açıdan da bir şölen sunacak çeşitlilikte detaylara sahip...

 

 

Anadolu'da sık raslayacağımız şekilde devşirme minareler...

Ulu Cami'den sonra rotamızı Cahit Sıtkı Tarancı müzesine çeviren rehberimiz beni çok eskilerde kalmış bir kahvehanenin anılarıyla bıraktı... 2004 yılında ilk kez geldiğim Diyarbakır'da fotoğraf çekerken kaybolduğum ve sonunda kendimi zorlukla attığım bu kahvehane beni kendi tarihimde kısacık ama çok etkili bir yolculuğa çıkardı... kendi tarihimin izlerinden fotoğraf makinemin vizörü ayırdı beni...

Ulu Cami'deki esrik anlarımdan ve bu kahvehanenin güzel ve uzak anılarından Cahit Sıtkı Tarancı Evi'nde 35 yaş şiirini Diyarbakır şivesi ile okuyan bir çocuğun sesiyle uzaklaştım...

Cahit Sıtkı Tarancı evi Diyarbakır kültürünün önemli parçalarından ve özgün bir şekilde muhafaza edilmiş parçalarından biri... kendisi bu evde doğmuş ve belki de yazın hayatının köklerini bu evde salmaya başlamış... ev 1733 yılında inşa edilmiş, bir çeşit siyah bazalt taştan inşa edilmiş olan ev yazın soğuk kışın ise sıcak tutma özelliğine sahip... eve daracık bir Diyarbakır sokağından, tek kanatlı ahşap bir kapıyla giriliyor... yine tarih kokusu ve edebiyatla karşılandığınız bu ev 14 odadan oluşuyor... evde şairin kişisel eşyaları, el yazısı ile yazılmış mektupları, aile fotoğrafları ve zengin bir tarih kolleksiyonu mevcut... maalesef arkadaşlarım müzenin içini tadilat nedeniyle göremediler ama umarım şimdi biraz da olsa içerilere girme fırsatı bulurlar bu yazımla...

 

 

 

Müzeden sonra kendimizi Diyarbakır surlarının içine attık... otobüsteki muhabbet hafiften keyiflenmeye başlamıştı artık... konu geç kalan tur rehberinden, insanların kendi yaşamlarına, Diyarbakır'da gördüklerine ve havanın çılgın sıcaklığına kaymaya başlamıştı... Mardin Kapı, Urfa Kapı, şehir rüzgar almıyor diye yaklaşık 2 kilometrelik kısmı yıkılmış olan kuzey surları ve Hz Ömer Camisinin silüetini geçtikten sonra otobüsümüz burçların en büyüğü olan Keçi burcunda durdu...

Sıcaktan kavrulmuş Diyarbakır yollarında içimden hep aynı türküyü söylüyordum... "Diyarbakır sad akar..." hatta bu türküyü hatırladığıma bile şaştım... insan bulunduğu coğrafyanın koşullarına ve kültürüne çok çabuk adapte oluyormuş... pek türkü sevmediğim halde Urfa'yı "Urfalıyam ezelden", Antep'i "Antep'in hamamları" ve Mardin'i "Mardin kapı şen ola" türküleri dilimde gezdim... hatta bunları hatırladığım şu an bile masamın başında neredeyse halay çekeceğim....

Keçi burcu Diyarbakır surlarının en büyük surlarından biri... Mardin Kapısı'nın doğusunda, yontulmuş kaya kütlesinin üzerinde duruyor... yapım tarihi belli olmamasına rağmen, üzerinde 1223 yılında Mervanoğulları tarafından onarıldığına dair bir yazıt duruyormuş... 11 kemerli bu burç bir dönem tapınak olarak bile kullanılmış... dediğim gibi, doğu illerimizdeki bu devşirme olayı epey yaygın... tapınaktan kiliseye, kiliseden camiye, camiden burca, burçtan tapınağa... ne denk gelirse...

Diyarbakır'da Keçi burcu dışında Artuklu hükümdarı Melik Şah adına yaptırılan Yedi Kardeşler burcu, yine Melik Şah adına 1208 yılında yaptırılan Ulu Beden burcu, Selçuklu döneminin Diyarbakır'a kattığı en güzel eserlerden sayılan Nur burcu gibi birçok burçla karşılaşmanız mümkün...

Keçi burcunun içi oldukça geniş ve serin... şu an içinde sizi sıcaktan koruyan bir kafe ve oturacak şark köşeleri mevcut... tabi bizim oturmamız ne mümkün... geldik, gördük, kaçıyoruz modunda hareket ettiğimiz için neredeyse bir fotoğraf çekimlik zaman geçirebiliyorduk gittiğimiz her yerde... bir de düşünün otobüsten 42 kişi iniyoruz, hurraaaaa gidilecek yöne, fotoğraf makineleri daha otobüsün kapısında şıklamaya başlıyor, gel de poz bul:)))

 

 

Keçi Burcu'nun içinden manzaralar...

Keçi burcundan sonra otobüsümüz Hasankeyf'e doğru hareket halindeydi... Semih'in kırıp geçiren esprileri, her fırsatta tur rehberiyle uğraşması, bir sonraki gün oturulacak yerlerin belirlenmesi, bir yandan otobüstekilerle muhabbet bir yandan ilk defa geçeceğim bu toprakları izleme keyfi derken Hasankeyf'e ulaşmıştık bile...  fakat ben daha önceki Diyarbakır turumdan gördüklerimi de ekleyerek bu kısmı sonlandırmak istiyorum izninizle...

Diyarbakır'ın daracık sokakları... içine girdikçe ayrılmak istemez insan... yüzler hem tanıdık hem de milyonlarca kilometre yaşam deneyimi uzaktadır insana... hem dokunursun hem dokunamazsın onların yaşadıklarına... sur içi bahsettiğim yerler... Keldani Kiliseleri, Selçuklu ve Osmanlı döneminden kalma camileri, medreseleri, hanları, çarşıları ile Diyarbakır size efsanelerin yaşayan soluğunu sunar... Diyarbakır Kalesi "ben efsanelerin baş kaynağıyım" dercesine dikilir karşınıza....

Bu surların ve kalenin efsanesini gelin kendi ağzından dinleyelim: "Zamanın hükümdarı bu alanda çok süslü ve ihtişamlı iki büyük burç yaptırmak istemiş ve bir yarışma açmış... o sıralarda şehirde sadece iki baş usta varmış, biri usta diğeri ise onun kalfasıymış... bu ikisi yarışmaya girmiş... Yedikardeş burcunu usta, Evlibeden burcunu da kalfası yapmaya koyulmuş... burçlar sonunda tamamlanmış... hükümdar uzun incelemelerden sonra kalfanın yaptığı burcu birinci seçmiş... buna çok üzülen usta, kendini Yedikardeş burcundan aşağıya atmış, parçalanıp ölmüş... ustasının öldüğünü gören kalfa da çok üzülüp kendini Evli Beden burcundan atmış... o günden bu güne iki burcun arasında kalan vadiye "ben-u-sen" burcu vadisi denmiş....

burçlarda oynayan şen Diyarbakır çocukları...

Bir başka gezilecek yer de Nebi Camisi'dir... Evliya Çelebi burası için, yapıcısı peygamberimiz Hazreti Muhammet'i rüyasında görüp, bu camiyi onun öğretisiyle yaptığı için Peygamber Camisi adıyla anılır diye rivayet etmiş...

Diyarbakır'da dinler ve kültürler içiçe, elele gezer... ulu bir çınar gibi serpilen camilerin yanında, hoşgörü ve birlikte yaşama saygıyı temsil eden kiliseler bulunur... özellikle sur içindeki Keldani, Ortodoks ve Katolik kiliseleri görmeye değerdir... bunlardan birisi de enteresan yapısıyla Surp Gregos Kilisesi... Balıkçılar semtinden doğu yöne ilerleyen Yeni Kapı Caddesi kuzey yakasında, Dört Ayaklı Minare'ye yakın iki kiliseden uzak olanıdır bu kilise... tapusu Ermeni Katolik Kilisesi adına kayıtlıymış öğrendiğime göre...

Bu Ortodoks kilisesinin yan komşusu ise Mar Petyun Keldani kilisesidir... Keldani Latince de gizemli bilgilerle uğraşan anlamına geliyor... yani yıldız bilimle uğraşan ya da kahin anlamında kullanılıyor... Arapça'da ise Keldan yöresinden gelen demek... anlamı ne olursa olsun ya da Keldaniler neyle uğraşıyor olursa olsun, belli ki Diyarbakır'da her türlü küreselleşmeye ve asimile olmaya inat varlıklarını ve inançlarını rahatlıkla sürdürebiliyor insanlar... zaten engizisyon mahkemeleri zamanında bile Avrupa'nın cadı dediklerine kucak açan gene Anadolu olmamış mı?

Katolik mezhebine ait Keldaniler halen ibadet sürdüren dini gruplardan biri Diyarbakır'da... Meryem Ana kilisesi papazı Yusuf Karadayı, her ayın belli bir pazar günü buradaki cemaati toplar ve ibadet ettirirmiş hala... bu kilisenin kapısına vardığınızda bir bekçinin cep telefonu numarasını görürsünüz... sizi gezdirmekle sorumlu bu bekçiyi arar aramaz gelir ve size kilisenin tarihini ve işleyişini anlatmaya başlar...

Meryem Ana Süryani Kilisesi girişi...

Diyarbakır'da gecirecek iki gününüz varsa rotanızı şu şekilde belirleyebilirsiniz... 1. gün iç kale, Saint George Kilisesi, Komutan Atatürk Köşkü, Hz. Süleyman Cami, Ulu Cami, Mesudiye Medresesi, Zinciriye Medresesi, Cahit Sıtkı Tarancı Müzesi, Ziya Gökalp Müzesi, Hasan Paşa Hanı, Ermeni Keldani Kilisesi ve Surp Gregor Kilisesi, Meryem Ana Süryani Kilisesi, Deliller Hanı, Diyarbakır şehir surları ve kapıları, burçlar, 10 gözlü Dicle köprüsü ve Dicle nehri... 2. gün Diyarbakır Arkeoloji Müzesi, Çayönü Harabeleri, Silvan Ulu Cami, Hasuni mağaraları ve Batman yolu üzerindeki Malabadi köprüsü görülebilir...

 

hayat kardeşlik varsa rahat....

yanlış yaşam, doğru yaşanmaz...

umarım bu aralar terör dehşetiyle sarsılan ülkemize Diyarbakır'ın bu barışçıl yüzü ışık olur...

AddThis Social Bookmark Button

joomla statistics